BİRİNCİ CİLD, 182. ci MEKTÛB

BİRİNCİ CİLD, 182. ci MEKTÛB
Sebeblere yapışmak lâzımdır. Bu ise, tevekküle muhâlif değil­dir. Sebeblerin te’sîr etmesinin Allahü teâlâdan olduğunu bilen ve te’sîri Allahü teâlâdan bekleyen ve te’sîri tecribe edilmiş fâide­li sebebleri kullanan kimse, Allahü teâlâya tevekkül etmiş, yalnız Ona güvenmiş olur. Te’sîr etmiyen, hayalî sebebleri kullanmak, tevekkül olmaz. Te’sîri çok görülmüş olan fâideli sebebleri kul­lanmak lâzımdır. Ateş yakar. Fekat, ateşe yakmak kuvvetini ve­ren, Allahü teâlâdır. Aç olan, birşey yir. Bu şeye doyurma kuvve­tini veren Odur. Lâzım olduğu zemân, böyle fâideli sebebleri kul­lanmadığı için zarar gören kimse, Allaha âsî olur. Sebebler üçe ayrılır: Hayâlî sebebleri terk etmek, tecribe edilmiş fâideli sebeb­leri kullanmak vâcibdir. Şübheli olanlar, ba’zan kullanılır. Allahü teâlâ, meşveret etmeği, bilenlere danışmağı emr etdi. Meşveret de, sebebe yapışmakdır. Meşveretden sonra tevekkülü emr eyle­di. Âhiret işlerinde tevekkül olmaz. Bunlarda çalışmak emr olun­du. Burada, azâbından korkmak ve merhametinden ümmîdli ol­mak lâzımdır. Allahü teâlânın keremine, ihsânına güvenmeli ve emr olunan ibâdetleri yapmalıdır. İslâmiyyete uymamız, ya’nî emr edilenleri yapmamız ve yasak edilenlerden sakınmamız vazî­femizdir. (Tevekkül) budur ve kulluk böyle olur. Din bilgilerini ve fen bilgilerini öğrenmek ve cihâd yapmak için en yeni silâhla­rı yapmamız ve bunun için hükûmete yardım etmemiz de ibâdet­dir.
Başkalarının düşüncelerini keşf etmek, gaybdan haber vermek, düâlarının kabûl olması ve hârikalar, kerâmetler göstermek, Alla­hü teâlânın sevgisini göstermez. Bunlar kâfirlerde de bulunur. On­lara (İstidrâc) olarak verilir. Bunlar, riyâzet, sıkıntı çekenlerde hâ­sıl olduğu gibi, riyâzet çekmiyenlere de verilebilir. Velînin de, riyâ­zet çekmesi ve kerâmet göstermesi şart değildir. Büyük velî Şihâ­büddîn Sühreverdî[1], bunları (Avârif) kitâbında uzun yazmakda­dır.
Az yimek, az uyumak iyidir. Fekat, ibâdet yapmağa mâni’ ola­cak ve aklı, dimâğı sarsacak ve hayâllere sebeb olacak kadar az ol­mamalıdır. Riyâzetden, sıkıntıdan sünnete uygun olanları mubâ­rekdir. Papazların yapdıkları gibi, zararlı olmamalıdır. Evliyânın keşflerini hayâl sanmamalıdır. Bunlar, Allahü teâlânın kalbe ilhâm etdiği bilgilerdir. Câhil tarîkatcıların hayâllerine keşf denmez. Bunlara i’timâd edilmez. Evet, ilhâm olunan bilgileri anlamakda, vehmin ve hayâlin fâidesi vardır. Vehm, Allahü teâlâ ile kullar ara­sındaki elli bin senelik yolu bir anda gider. Hayâl de, kalbe gelen hâlleri ve gaybdeki işlere ve rûhlardan gelen ilmlere, şekl vererek, bilinenlere benzeterek anlaşılmalarını kolaylaşdırır.
Ba’zı düâlar ile tayy-ı mekân olunur [az zemânda çok uzakla­ra gidilir] diyorlar. Bu söze şaşılmaz. Allahü teâlânın bundan da­hâ ziyâde te’sîri vardır. Düâ etmeden de tayy-ı mekân nasîb olur.
Nemâzda hâsıl olan hâller, nemâz hâricindeki hâllerden efdal­dir. Nemâzın tadını duymak, zevk ile kılmak için, çalışınız! Hele farz nemâzlardan zevk almak, ancak nihâyete yükselmiş olanlara nasîb olur. Nemâz çok mühimdir. Müstehab olan vaktlerinde ve cemâ’at ile ve şartlarına, edeblerine ve ta’dîl-i erkânına dikkat ede­rek ve sükûnet ve vekar ile edâ ediniz! Hadîs-i şerîfde, (Nemâzda kul ile Rab arasındaki perdeler kalkar) buyuruldu.
Âlem-i misâlde şekllerin görülmesi ve bunlarla sohbet etmek iyidir. Birçok şeyler öğrenmeğe müjdedir. Fekat, özlenen şey bu değildir. Ma’nevî irtibâta zararlı olmadığından fâidelidir.
Hızır aleyhisselâmın hayâtda olması üzerinde, âlimler başka başka söylediler. Ba’zı Evliyânın konuşdukları bildirildi ise de, bu haberler diri olduğunu göstermez. Rûhu insan şeklini alıp, iş yapabilir. Yâhud, o vaktlerde hayâtda olup, şimdi değildir diye­biliriz. Rûhlar, ba’zan (Âlem-i misâl)deki şekllerinde görünür. Her mevcûdün âlem-i misâlde bir şekli vardır. Hattâ, ma’nâların da, şeklleri vardır. Bu şekllerin görünmesi, vehm ve hayâl değil­dir. Âlem-i misâl de, bu bildiğimiz (Âlem-i şehâdet) gibi bir var­lıkdır.
[Kendisi veyâ eserleri [yapdığı işler] his uzvlarımıza te’sîr, et­ki eden şeylere (Mevcûd), varlık denir. Mevcûd ikidir: Birincisi, ebedî, sonsuz, hep var olan (Hâlık), yaratıcı olup, ismi (Al­lah)dır. Kendisi [zâtı] da, sekiz sıfatı da hep vardır. İkincisi, (Mahlûk) ve (Hâdis) ve (Âlem) ve (Mâ-sivâ) denilen varlıklar, yok idi. Sonradan yaratıldılar. Mahlûklar üç kısmdır: (Âlem-i ec­sâm), kendilerini his etdiğimiz, basît veyâ mürekkeb cismlerdir. Bunlar, (Arş) küresinin içinde bulunurlar. Maddenin şekl almış parçalarına (Cism) denir. İkinci kısm, Arşın dışında bulunan (Âlem-i ervâh), ya’nî rûhlar âlemidir. Rûhların kendilerini değil, eserlerini his ediyoruz. Mahlûkların üçüncü kısmı, (Âlem-i mi-sâl)dir.] Rûhlar, cism şeklini almayıp, kendileri, rûhumuza görü­nebilir. Böyle konuşur ve işitirler. Rûhları ve kabr hayâtını anlat­mak, çok zordur. Bunlar üzerinde zan ile, tahmîn ile konuşma­malı, (Nass)larda [Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde] bildiril­miş olanlara kısaca îmân etmelidir. Kabrde ni’metler ve azâblar ol­duğuna îmân ederiz. Bunların nasıl olduğunu araşdırmayız. Mey­yitlerin birbirleri ile konuşdukları bildirildi. Kabrde azâb olunan­ların na’ra ve sayhaları haber verildi. (Bunları, insanlardan ve cin­den başka her canlı işitir) buyuruldu. Rûhun kendisi bağırır. Yâ­hud cesed vâsıtası ile sayha eder. Hudûs, ya’nî yokdan var edilmiş olmak lekesi, insandan dünyâda ve öldükden sonra da gitmez. İn­san, Allahü teâlâya yaklaşsa da, kemâl derecelerine yükselse de, rûhu da, cismi de, dünyâda da, âhıretde de, mümkin ve hâdis ol­makdan kurtulamaz. Allahü teâlâdan başka, her mevcûdün hâdis oldukları (İcmâ’) ile ya’nî sözbirliği ile bildirildi. Buna inanmayan, kâfir olur. Âhiretde, Cehennemdeki ebedî, sonsuz azâbdan kurtul­mak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine îmân etmek [inanmak] lâzımdır. Evliyânın, bu bildirilenlere uymıyan keşfleri kıymetsizdir. Tesavvufdan maksad, nefsin gizli ayblarını anlamak­dır ve islâmiyyete uymanın kolay olmasıdır ve ihlâsa kavuşmakdır. Ya’nî (İtmînân-ı nefs) hâsıl olarak, şirkin, küfrün gizli inceliklerin­den kurtulmakdır. İnsanlık sıfatlarının örtülmesine (Adem makâ­mı) denir. Temâmen yok olmasına (Fenâ makâmı) denir.
[1] Ebû Hafs Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî, 632 [m. 1234] de Bağdâdda vefât etdi.

Kitap-Menü