İKİNCİ CİLD, 11. ci MEKTÛB

İKİNCİ CİLD, 11. ci MEKTÛB
Allahü teâlâ, insanları başı boş bırakmadı. Her istediklerini yapmağa izn vermedi. Nefslerinin arzûlarına ve tabî’î, hayvânî zevklerine, taşkın ve şaşkın olarak tâbi’ olmalarını, böylece felâket­lere sürüklenmelerini dilemedi. Râhat ve huzûr içinde yaşamaları ve sonsuz se’âdete kavuşmaları için arzûlarını ve zevklerini kullan­ma yollarını gösterdi ve dünyâ ve âhıret se’âdetine sebeb olan fâ­ideli şeyleri yapmalarını emr etdi. Zararlı şeyleri yapmalarını yasak etdi. Bu emrlere ve yasaklara (Ahkâm-ı islâmiyye) denildi. Dünyâda râhat yaşamak, se’âdete kavuşmak istiyen, islâmiyyete uymağa mec­bûrdur. Nefsinin ve tabî’atinin, islâmiyyete uymayan arzûlarını terk etmesi lâzımdır. İslâmiyyete uymazsa, sâhibinin, yaratanının gadabı­na, azâbına dûçâr olur. İslâmiyyete uyan kul, müslimân olsa da, kâfir olsa da, dünyâda mes’ûd, râhat olur. Sâhibi ona yardım eder. Dünyâ zirâ’at yeridir. Tarlayı ekmeyip, tohumları yiyerek zevk ve safâ süren, mahsûl almakdan mahrûm kalacağı gibi, dünyâ hayâtını, geçici zevk­leri, nefsin arzûlarını taşkın ve şaşkın olarak yapmakla geçiren de, ebedî ni’metlerden, sonsuz zevklerden mahrûm olur. Bu hâl, aklı ba­şında olanın kabûl edeceği birşey değildir. Sonsuz lezzetleri kaçırma­ğa sebeb olan, geçici lezzetleri zararlı şeklde yapmağı tercîh etmez. [Allahü teâlâ, dünyâ zevklerinden, geçici lezzetlerinden, nefse tatlı gelen şeylerden hiçbirini, men’ etmedi, yasak etmedi. Bunları, islâ­miyyete uygun, zararsız olarak kullanmağa izn verdi.] İslâmiyyete tâm uymak için, evvelâ (Ehl-i sünnet) âlimlerinin, Eshâb-ı kirâmdan öğrenip ve Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlayıp bildirdik­leri (Akâid)e uygun îmân etmek, sonra harâm, yasak edilmiş olanla­rı öğrenip bunlardan sakınmak ve yapması emr olunan farzları öğre­nip yapmak lâzımdır. Bunları yapmağa (İbâdet) etmek denir. Ha­râmlardan sakınmağa (Takvâ) denir.
Niyyet ederek ahkâm-ı islâmiyyeye uymağa (İbâdet etmek) de­nir. Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına (Ahkâm-ı islâmiyye) ve (Ahkâm-ı ilâhiyye) denir. Emr edilenlere (Farz), yasak edilen­lere (Harâm) denir. İbâdetlerin en kıymetlisi ve islâm dîninin te­meli hergün beş vakt (Nemâz) kılmakdır. [Nemâz kılmak, ayakda kıbleye karşı Fâtiha okumak ve kıbleye karşı eğilmek ve kıbleye karşı başını yere koymak demekdir. Bunları kıbleye karşı yapmaz­sa, nemâz kılmak olmaz.] Nemâz kılan, müslimândır. Nemâz kıl­mayan, yâ müslimândır, yâ kâfirdir. Nemâz kılmakla hâsıl olan kurb-ı ilâhî [ya’nî, Allahü teâlânın sevmesi], başka ibâdetleri yap­makla nâdir nasîb olur. Hergün, beş vakt nemâzı, cem’ıyyet ile [ya’nî dünyâ işlerini düşünmeden] ve cemâ’at ile ve ta’dîl-i erkân ile ve abdesti dikkatli alarak ve müstehab olan vaktlerinde kılmalı­dır. Nemâz kılarken, Allahü teâlâ ile kul arasındaki perdeler kal­kar. Beş vakt nemâz kılan, hergün beş kerre yıkanıp temizlenen kimse gibi, günâhlardan temizlenir. Hergün beş vakt nemâzı doğru olarak kılana yüz şehîd sevâbı verilir.
Ticâret eşyâsının ve kırda otlıyan hayvânların [ve tarladan, ağaçlardan elde edilen mahsûlün ve kâğıd liraların ve alacakla­rın] zekâtlarını emr olunan yerlere seve seve vermelidir. Zekâtı verilen mâl azalmaz. Zekâtı verilmiyen mâl, Cehennemde ateş olur. Allahü teâlâ, çok merhamet ederek, ihtiyâcdan fazla olan mâl, nisâb mikdârı olursa, bir sene sonra zekâtını vermeği emr et­di. Cânı ve mâlı veren Odur. Mâlın hepsini ve cânı vermeği emr et­seydi, Onun âşıkları hemen verirdi.
Ramezân-ı şerîf ayında, Allahü teâlâ emr etdiği için, seve seve oruc tutmalıdır. Bu açlığı ve susuzluğu se’âdet bilmelidir.
İslâmın binâsı beşdir: Birincisi, (Eşhedü en-lâ-ilâhe-illallah ve eş­hedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü) demek ve bunun ma’nâsını bilmek ve inanmakdır. Buna (Kelime-i şehâdet) denir. Dördü de, nemâz, zekât, oruc ve hacdır. Bu beş esâsdan biri bozuk olursa, islâmiyyet de bozuk olur. İ’tikâdı düzeltdikden ve islâmiyyete uydukdan sonra, Sôfiyye-i aliyyenin yolunda ilerlemek lâzımdır. Al­lahü teâlânın ma’rifeti, bu yolda hâsıl olur ve nefsin arzûlarından kur­tulmak nasîb olur. Sâhibini tanımayan kimse, nasıl yaşıyabilir, nasıl râhat eder! Bu yolda ma’rifet sâhibi olmak için, (fenâ bil-ma’rûf) lâ­zımdır. Ya’nî, Allahü teâlâdan başka herşeyi unutmak lâzımdır. Ken­dini var bilen kimse, ma’rifete kavuşamaz. (Fenâ) ve (Bekâ) vicdân­da, kalbde hâsıl olan şeylerdir. Anlatmakla anlaşılmaz. Ma’rifet ni’metine kavuşmıyanın, bunu dâimâ araması lâzımdır. Tahkîri emr olunan ve muvakkat olan şeyin ta’mîri ile uğraşmamalıdır.
SİHR=BÜYÜ: Cinlerin insanlarda yapdıkları hastalıklara (Sihr=Büyü) denir. Müslimân olan cinlerin insanlarla bir alâkası yokdur. Bunlar, yalnız ibâdet ederler. Ehl-i sünnet âlimleri bunla­rı tanır. Arkadaş olurlar. Sâlih insanlar gibi görünür. Sohbet eder­ler. Bunlardan insanlara zarar gelmez. Kâfir olan cinler, insandan ayrılmazlar. Cinler her şeklde görünürler. Böcek şekline, mikrob şekline de girerler. İnsanın damarlarında dolaşırlar. Yalnız mü’minlerin kalbine giremezler. Kâfir cinler, iyi insan şekline de girer. Her iyiliği yapar. İnsanlara fâideli olurlar. Kâfir ve fâsıklarla arkadaşlık yapınca, hiç ayrılmazlar. Kâfir insanlar gibi, her iyiliği yapınca, arkasından küfre, fıska sebeb olurlar. İnsanın göstereceği kimselerde hastalık, sihr yaparlar. Bu hastalıkdan kurtulmak için, bu cinni öldürmek veyâ kovmak lâzımdır. Cinnin zararından kur­tulmak için en te’sîrli iki silâh (Kelime-i temcîd) ve istigfâr düâsı­dır. Kelime-i temcîd, (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm)dir. Bunu okuyandan, cinlerin kaçdığını, büyünün bozuldu­ğunu, imâm-ı Rabbânî 174.cü mektûbunda ve istigfâr düâsının her derde devâ olduğu hadîs-i şerîflerde bildirilmekdedir. 122.ci sahî­feye bakınız!
 
5.ci CİLD, 113.cü MEKTÛB
[Bu mektûbda zikrin nasıl yapılacağı yazılıdır. Bu mektûb (Kı­yâmet ve Âhıret)in, 165.ci sahîfede de yazılıdır.]
 
TENBÎH: İlk mekteb yaşındaki çocuklar, bağçede, umûmî yer­lerde oynarlar. Hoşlarına giden ve arkadaşlarından gördükleri şey­lerle vakt geçirirler. Anaları, babaları zararlı şeylerle oynamaları­na mâni’ olur. Söz dinlemezlerse, döverek zararlı oyunlara mâni’ olurlar. Ananın, babanın terbiyesi ile yetişen çocuklar, büyüyünce kendilerine ve cem’ıyyete fâideli olurlar. Bunun gibi, insanlar, nefslerinin ve kötü kimselerin isteklerine uyarak zararlı işler yapı­yor. Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, fâideli ve zararlı şey­leri bildirmiş, fâideli olanları yapmağı, zararlı olanlardan sakınma­ğı emr etmişdir. Bu emr ve yasaklara (Din) denir. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği dîne (islâmiyyet) denir. İslâmiyyete uyan­lar, hep fâideli işler yaparlar. Kimseye zararları dokunmaz. Bunla­rı Allahü teâlâ da, kullar da sever. Dünyâda ve âhıretde se’âdetle­re kavuşurlar. Görülüyor ki, islâmiyyet, insanları se’âdete kavuş­duran sebebdir. Bu sebebe yapışmak, insanlara külfet ve eziyyet değil, se’âdete kavuşmaları için vesîledir. Allahü teâlâ, herşeyi bir sebeb ile yaratmakdadır. Analar, babalar, bu âdet-i ilâhiyyeye uya­rak, evlâdlarının, iyi adam olmaları için, terbiye etmek sebebine sarıldıkları gibi, Allahü teâlâ da, kullarının dünyâda râhat yaşama­ları, âhıretde de sonsuz se’âdete kavuşmaları için, islâmiyyet ni’metini sebeb olarak yaratmışdır. Herkes, bu sebebe yapışsa, kimse, derd, keder çekmez. Üzüntü, sıkıntı kelimeleri unutulur, her yer güllük, gülistânlık olur.
Kitâbı yazmağa (Besmele) okumakla başlamışdık. Son söz ola­rak da, Rabbimize hamd edelim: VELHAMDÜ LİLLÂHİ RAB­BİL ÂLEMÎN.
Âdem oğlu aç gözünü, yeryüzüne kıl, bir nazar,
gör bu latîf çiçekleri, hangi kuvvet yapar, bozar.
Herbir çiçek bir nâz ile, öğer Hakkı, niyâz eder,
kurdlar, kuşlar, durmaz söyler, ol Hâlıka âvâz eder.
Öğer onun kâdirliğin, herbir işe hâzırlığın,
ille onun kâhirliğin, anlayınca, rengi döner.
Rengi döner günden güne, toprağa dökülür yine,
bu ibretdir anlayana, hakîkatı, ârif sezer.
Ger bu sırrı duya idin, yâ bu gammı yiye idin,
yerinde eriye idin, insan değil misin, meğer.
Bilir, gelen gider imiş, konan geri göçer imiş,
mevt şerbetin içer imiş, her kim, bu ma’nâdan geçer.

Kitap-Menü