Îmânın gitmesine sebeb olan şeyler

Ve dahî, îmânın, bizde bâkî kalıp çıkmamasının şartı ve sebebi altıdır:
1- Biz gâibe îmân eyledik. Bizim îmânımız gâibedir, zâhire de­ğildir. Zîrâ biz, Allahü azîm-üş-şânı, gözümüzle göremedik. Lâkin görmüş gibi inandık, îmân etdik. Bundan aslâ şübhemiz yokdur.
2- Yerde ve gökde, insanda ve cinde ve meleklerde ve Peygam­berlerde “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, gâibi bilen yokdur. Gâi­bi ancak Allahü azîm-üş-şân bilir ve dilediklerini dilediklerine bil­dirir. [Gâib demek, duygu organları ile veyâ hesâb, tecribe ile an­laşılmıyan demekdir. Gâibi ancak Onun bildirdikleri bilir.]
3- Harâmı harâm bilip, i’tikâd etmek.
4- Halâlı halâl bilip, böyle i’tikâd etmek.
5- Allahü azîm-üş-şânın azâbından emîn olmayıp, dâimâ kork­mak.
6- Her ne kadar günâhkâr olsa da, Allahü azîm-üş-şânın rahme­tinden ümmîd kesmemek.
Bu altı şeyden birisi, bir kimsede bulunmasa da, beşi bulunsa, yâhud birisi bulunsa da, beşi bulunmasa, o kimsenin îmânı ve islâ­mı sahîh değildir.
Şimdi îmânı olduğu hâlde, ileride îmânının gitmesine sebeb olan şeyler kırk [40] kadardır:
1- Bid’at sâhibi olmak. Ya’nî i’tikâdı bozuk olmak. [Ehl-i sün­net âlimlerinin bildirdiği doğru i’tikâddan çok az da olsa ayrılan, sapık veyâ kâfir olur. İnanması zarûrî olan şeye inanmazsa, hemen kâfir olur. İnanması zarûrî olmayan şeyi inkâr etmek (Bid’at) veyâ (Dalâlet) olur. Son nefesde îmânsız gitmeğe sebeb olur.]
2- Za’îf îmân, ya’nî amelsiz îmân.
3- Dokuz a’zâsını doğru yoldan çıkarmak.
4- Büyük günâh işlemeğe devâm etmek. [Bunun için, içki içme­meli, müslimân hanımları ve kızları, baş, saç, baldır ve bileklerini
yabancı erkeklere göstermemelidir.]
5- Ni’met-i islâma şükrünü kesmek.
6- Âhırete îmânsız gitmekden korkmamak.
7- Zulm etmek.
8- Sünnet üzere okunan ezân-ı Muhammedîyi dinlememek. [Böyle okunan ezâna kıymet vermezse hemen kâfir olur.]
9- Anaya babaya âsî olmak. Onların islâmiyyete uygun olan, mubâh olan emrlerini sert sözle red etmek.
10- Doğru olsa bile, çok yemîn etmek.
11- Nemâzda, rükû’da, kavmede, iki secdede ve celsede, ta’dîl-i erkânı terk etmek. Ta’dîl-i erkân, tumânînet ile, ya’nî hiç hareket etmeden sübhânallah diyecek kadar durmakdır.
12- Nemâzı ehemmiyyetsiz sanıp, öğrenmesine ve çoluk çocu­ğuna öğretmeğe ehemmiyyet [önem] vermemek ve nemâz kılanla­ra mâni’ olmak.
13- Hamr [şerâb] ve fazlası serhoş eden her içkiyi, az da olsa, iç­mek. [Bira içmek de harâmdır.]
14- Mü’minlere eziyyet etmek.
15- Yalan yere evliyâlık ve din bilgisi satmak. Ehl-i sünnet bil­gilerini öğrenmeyip, kendini din adamı, vâiz olarak tanıtmak. [Böyle yalancıların yazdıkları uydurma din kitâblarını okumamalı­dır. Va’z ve nutklarını dinlememelidir.]
16- Günâhını unutmak, küçük görmek.
17- Kibrli olmak, ya’nî kendisini beğenmek.
18- Ucb, ya’nî ilm ve amelim çokdur demek.
19- Münâfıklık, iki yüzlülük.
20- Hased etmek, din kardeşini çekememek.
21- Hükûmetin ve üstâdının islâmiyyete muhâlif olmayan sözü­nü yapmamak. Muhâlif olan emrlerine karşı gelmek.
22- Bir kimseyi tecribe etmeden, iyi demek.
23- Yalanda ısrâr etmek.
24- Ulemâdan kaçmak. [Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını
okumamak.]
25- Bıyıklarını sünnet mikdârından ziyâde fazla uzatmak.
26- Erkekler ipek giymek. Sun’î ipek ve atkısı ipek, çözgüsü pa­
muk olan câizdir.
27- Gîbet etmekde ısrâr etmek.
28- Kâfir de olsa, komşusuna eziyyet etmek.
29- Dünyâ umûru için, çok gazaba gelmek, sinirlenmek.
30- Ribâ, fâiz almak ve vermek.
31- Öğünmek için elbisesinin kollarını ve eteklerini fazla uzat­
mak.
32- Sihrbazlık, büyü yapmak.
33- Müslimân ve sâlih olan mahrem akrabâyı ziyâreti terk et­mek.
34- Allahü teâlânın sevdiği kimseyi sevmemek ve islâmiyyeti bozmak için uğraşanları sevmek.
35- Mü’min kardeşine üç günden fazla kin tutmak.
36- Zinâya devâm etmek.
37- Livâtada bulunup, tevbe etmemek. Livâta, zekeri başkası­nın dübürüne sokmakdır. Erkeklerin idrâr çıkan yerine zeker, ka­dınların yerine ferc denir.
38- Ezânı fıkh kitâblarının bildirdikleri vaktlerde ve sünnete uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezânı işitince saygı göstermemek.
39- Münkeri (harâm) işliyeni görüp de, gücü yetdiği hâlde, tat-lı dil ile nehy [ya’nî men’] etmemek.
40- Karısının, kızının ve nasîhat vermek hakkına sâhib olduğu kadınların başı, kolları, bacakları açık, süslü, kokulu sokağa çıkma­sına ve kötülerle görüşmesine râzı olmak.
Peygamberlerin Allahü azîm-üş-şândan getirdiği şeyleri, dil ile ikrâr ve kalb ile tasdîk etmeğe (îmân) denir. Muhammed aleyhis­selâma îmân etmeğe ve bildirdikleri ile amel etmeğe (İslâmiyyet) denir.
Ve dahî, Din ve Millet, ikisi birdir. Peygamberlerin Allahü azîm-üş-şândan i’tikâda, ya’nî inanmağa müteallik getirdiği şeyle­re din ve millet denir.
Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hak teâlâ­dan amele, işe müteallik getirdiği şeylere, (İslâmiyyet) veyâ (ah­kâm-ı islâmiyye) denir.
Ve dahî, îmân-ı icmâlî, ya’nî kısaca inanmak kâfîdir. Tafsîl et­mek, îmânı uzun bilmek lâzım değildir. Mukallidin, anlamadan inananın îmânı sahîhdir. Ve ba’zı yerlerde, tafsîl dahî gereklidir.
Îmân üç kısmdır: Îmân-ı taklîdi, îmân-ı istidlâlî, îmân-ı hakîkî.
Îmân-ı taklîdî, farzı, vâcibi, sünneti, müstehabı bilmez. Ana­sından, babasından işitdiği gibi, inanır ve gördüğü gibi ibâdet
yapar. Bu gibilerin îmânından korkulur.
Îmân-ı istidlâlî, farzı, vâcibi, sünneti, müstehabı ve harâmı hem bilir ve hem islâmiyyete uyar. İnanılacak şeyleri hem bilir, hem bil­dirir. Üstaddan, ilmihâl kitâbından öğrenmiş, bu gibilerin îmânı kuvvetlidir.
Îmân-ı hakîkî, cümle âlem bir yere gelse, hepsi Rabbi inkâr et­seler, o etmez. Ve kalbine aslâ şek ve şübhe gelmez. Onun îmânı, enbiyâ îmânı gibidir. Böyle îmân, diğer iki îmândan a’lâdır.
Ve dahî, islâmiyyet ahkâmı, amele müteallikdir. Îmâna müteal­lik değildir. Yalnız îmân ile Cennete girilir. Fekat, yalnız amel ile, Cennete girilmez. Amelsiz îmân makbûldür. Ammâ, îmânsız amelmakbûl değildir. Îmânı olmıyanların yapdıkları ibâdetler, hayrlı iş­ler, sadakalar, kıyâmetde hiç bir işe yaramaz. Îmân başkasına he­diyye verilmez, ammâ amelin sevâbı verilir. Îmân vasiyyet edilmez. Ammâ, kendi için amel yapılması, vasıyyet edilir. Ameli terk eden, kâfir olmaz, lâkin îmânı terk eden ve amele kıymet vermiyen kâfirolur. Özrü olandan, âciz olandan amel afv olunur. Îmân, kimseden afv olunmaz.
Cemî’ Nebîlerin ümmetlerine bildirdikleri îmân birdir. Ancak, ahkâmlarında, dinlerinde, amellerinde ihtilâf, ayrılık vardır.
Ve dahî, îmân iki nev’dir. Biri, îmân-ı hılkî ve biri de, îmân-ı kesbî.
Îmân-ı hılkî, ahd-i mîsâk vaktinde, kulların BELÂ (Evet) de­meleridir.
Îmân-ı kesbî, bulûğdan sonra edilen îmândır. Cemî’ mü’minle­rin îmânı birdir. Amelleri bir değildir.
Îmân, farz-ı dâimdir. Amel, vakti gelince farz olur.
Îmân, kâfire ve müslime farzdır. Amel yalnız müslime farzdır.
Ve dahî, îmân sekiz nev’dir:
Îmân-ı metbû, melekler îmânıdır.
Îmân-ı ma’sûm, Nebîler îmânıdır.
Îmân-ı makbûl, mü’minler îmânıdır.
Îmân-ı mevkûf, ehl-i bid’atin bozuk îmânıdır.
Îmân-ı merdûd, münâfıkların izhâr etdikleri yalan îmândır.
Îmân-ı taklîdî, anasından ve babasından işitip, üstâddan öğren­memiş olan kimsenin îmânıdır. Bu gibilerin îmânından korkulur.
Îmân-ı istidlâlî, Mevlâ-ı müteâliyi, delîl ile anlayarak bilendir. Onun îmânı kuvvetlidir.
Îmân-ı hakîkî, cümle âlem bir yere gelse ve Rabbini inkâr etse­ler, o inkâr etmez ve kalbine aslâ şek ve şübhe gelmez. İşte bunun, cümleden a’lâ olduğunu yukarıda bildirmişdik.
Îmânın hükmü üçdür:
Evvelkisi, boynu kılıncdan kurtulur.
İkincisi, malı cizyeden ve harâcdan kurtulur.
Üçüncüsü, cesedi Cehennemde -muhalled- (devâmlı olarak) yanmakdan kurtulur.
(Âmentü billâhi...) buna, sıfât-ı îmân ve mü’menün bih ve zât-i îmân ve asl-ı îmân da denilir. Ululuğuna binâen ve şerefine binâ­en.
Ve dahî, îmânın medârı, ya’nî îmân etmenin lâzım olduğu ze­mân ikidir: Âkıl olmak ve bâliğ olmak.
Ve îmânın sebebi ikidir: Âlemin yaratılması ve Kur’ân-ı azîm­üş-şânın inmesi.
Ve dahî, delîl ikidir: Delîl-i aklî ve delîl-i naklî.
Ve dahî, îmânın rüknü, aslı ikidir: İkrârün bil-lisân ve tasdîkun
bil-cenândır. Bunların da şartı ikidir:
Kalbin şartı, şek olmamak, dilin şartı, ne söylediğini bilmek­dir.
Ve dahî, îmân mahlûk mudur? Allahü azîm-üş-şânın hidâyeti olması haysiyyetinden, gayr-ı mahlûkdur. Ammâ, kulun tasdîk ve
ikrâr etmesi ciheti ile mahlûkdur.
Îmân; cemî’ midir, bir bütün müdür, tefrîk, dağınık mıdır?
Kalbde cemî’dir ve a’zâda tefrîkdir.
Yakîn, Allahü azîm-üş-şânın zâtını, kemâliyle bilmekdir.
Havf, Allahü azîm-üş-şândan korkmakdır.
Recâ, Allahü azîm-üş-şânın rahmetinden ümmîdini kesmemek­
dir.
Muhabbetullah, Allaha ve Resûlüne “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve dîn-i islâma ve mü’minlere muhabbet etmekdir.
Hayâ, Allahdan ve Resûlünden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel­lem” utanmakdır.
Tevekkül, cemî’ işlerini Allahü teâlâya ısmarlamakdır. Bir işe
başlarken Ona güvenmekdir.
Ve dahî, îmân ve islâm ve ihsân neye derler?
Îmân, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerine inanmağa
derler. İslâm, Allahü azîm-üş-şânın emrlerini tutmağa ve nehyinden
ictinâb etmeğe, sakınmağa derler.
İhsân, Allahü azîm-üş-şânı görür gibi, ibâdet etmeğe derler.
Îmân, lügatda mutlak tasdîk etmeğe derler. İslâmiyyetde al­tı şeyi tasdîk etmeğe, inanmağa derler.
Ma’rifet, Allahü azîm-üş-şânı, kemâl sıfatlariyle muttasıf ve noksan sıfatlardan berî bilmekdir.
Tevhîd, Allahü azîm-üş-şânı birlemekdir. Ona kimseyi ortak etmemekdir.
İslâmiyyet, (Ahkâm-ı islâmiyye), ya’nî Allahü azîm-üş-şânın emrleri ve nehyleri [yasakları] demekdir.
Din ve millet, inanılması lâzım olan şeylerde ölünceye kadar se­
bât etmekdir.
Ve dahî, îmân beş kal’anın içinde hıfz olunur.
1- Yakîn.
2- İhlâs.
3- Farzları edâ ve harâmlardan ictinâb.
4- Sünnete yapışmak.
5- Edebi hıfz etmek, gözetmekdir.
Her kim, bu beş şeyi hıfz ederse, îmânını hıfz etmiş olur. Bun­lardan, velev birini terk ederse, düşman gâlib olur. Îmânın düşma­nı dörtdür: Sağda kötü arkadaş, solda nefsin hevâsı [istekleri], ön­de dünyâya düşkün olmak ve arkada şeytân, îmânı almak dilerler. Kötü arkadaş, yalnız insanın malını, parasını çalmak, dünyâsını al­mak için aldatanlar değildir. Arkadaşların en kötüsü, en zararlısı insanın dînini, îmânını, edebini, hayâsını, ahlâkını bozmağa uğra­şanlar, böylece dünyâsına ve âhıretine, ebedî se’âdetine saldıran­lardır. Îmânımızı, Allahü teâlâ bu düşmanların şerrinden ve islâm düşmanlarının aldatmalarından emîn eyleye.
(Kelime-i Tevhîd)in, ya’nî Lâ ilâhe illallah demenin ma’nây-ı şerîfi, ibâdete lâyık ve müstehak, Allahü azîm-üş-şândan gayri, bir zât yokdur. Ancak, Allahü azîm-üş-şândır. O, hep vardır ve birdir. Şerîki [ortağı] ve nazîri [benzeri] yokdur. Zemânsız ve mekânsız­dır.
Muhammedün resûlullah, demenin ma’nâsı, hazret-i Muham­med Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Allahü azîm-üş-şâ­nın kulu ve hak resûlüdür. Biz dahî Onun ümmetiyiz, elhamdülil­lah.
Ve dahî, kelime-i tevhîdin sekiz ismi vardır.
1- Kelime-i şehâdetdir.
2- Kelime-i tevhîd.
3- Kelime-i ihlâsdır.
4- Kelime-i takvâ.
5- Kelime-i tayyibe.
6- Da’vetül-hak.
7- Urvetülvüskâ.
8- Kelime-i semeret-ül-Cennetdir.
Ve dahî, ihlâsın şartı, niyyet etmek ve ma’nâsını bilmek ve ta’zîm ile okumakdır.
Ve zikr eden kimsenin dört şeye ihtiyâcı vardır: Tasdîk, ta’zîm, halâvet, hurmet.
Tasdîki terk eden, münâfıkdır. Ta’zîmi terk eden, bid’at sâhibi­dir. Halâveti terk eden, mürâîdir, gösteriş yapar. Hurmeti terk
eden fâsıkdır. Eğer, inkâr ederse, kâfir olur.
Ve dahî, zikr üç nev’dir:
1- Zikr-i avâm.
2- Zikr-i havâs.
3- Zikr-i ehasdır.
Zikr-i avâm, câhillerin zikri. Zikr-i havâs âlimlerin zikri ve zikr-i ehas, enbiyâ zikridir.
Ve dahî, zikr edecek a’zâ üçdür:
1- Lisan ile zikr ki, kelime-i şehâdet söylemekdir.
2- Tevhîd ve tesbîh ve Kur’ân-ı kerîm okumakdır.
3- Kalb ile zikrdir.
Kalbin zikri üç nev’dir:
1- Allahü azîm-üş-şânın sıfatlarına delâlet eden delîlleri, alâ­metleri tefekkür etmek.
2- Ahkâm-ı islâmiyyenin delîllerini tefekkür etmek.
3- Mahlûkların sırrını tefekkür etmek.
Tefsîr âlimleri, Bekara sûresinin yüzelliikinci âyet-i kerîmesini tefsîr ederek, Allahü azîm-üş-şân, (Kullarım! Siz beni tâ’at ile zikr ederseniz, ben de sizi rahmet ile zikr ederim. Ve eğer siz beni düâ ile zikr ederseniz, ben de sizi icâbet ile zikr ederim. Ve eğer siz be­ni tâ’at ile zikr ederseniz, ben de sizi na’îmim [Cennetim] ile zikr ederim. Ve eğer siz beni, tenhâlarda zikr ederseniz, ben de sizi Cem’ıyyet-i kübrâda [mahşerde] zikr ederim. Ve eğer siz beni, yoklukda zikr ederseniz, ben de sizi yardımım ile zikr ederim. Ve eğer siz beni icâbetle zikr ederseniz, ben de sizi hidâyetle zikr ede­rim. Ve eğer siz beni, sıdk ve ihlâs ile zikr ederseniz, ben de sizi ha­lâs ve necât [kurtulmak] ile zikr ederim. Ve eğer siz beni, fâtiha-i şerîfe ile ve fâtiha-i şerîfenin içindeki rübûbiyyet ile zikr ederseniz, ben de sizi rahmetim ile zikr ederim) buyurur dediler.
Ve dahî, zikr etmenin yüz kadar fâidesini, ulemâ beyân etmiş­dir. Biz ba’zısını bildirelim:
Zikr edenden, Allahü azîm-üş-şân râzı olur. Melekler râzı olur. Şeytân, gamlanır. Kalbi rakîk ve yumuşak olur. İbâdete istekli ve gayretli olur. Kalbinden gamı giderir. Kalbini ferahlandırır. Yüzü­nü nûrlandırır. Şecâ’at sâhibi olur. Muhabbetullaha vâsıl olur. Ona ma’rifetullahdan bir kapı açılır. Evliyâdan feyz alır. Seksen kadar ahlâk-ı hamîdeyi cem’ etmiş olur.
(Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) demenin ma’nây-ı şerîfi dahî budur ki, âhır zemân Peygamberi Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Allahü azîm­üş-şânın hem kulu, hem Resûlüdür.
Yidi ve içdi ve hâtunları nikâhladı. Oğulları ve kızları oldu. Cümlesi hazret-i Hadîceden “radıyallahü anhâ” olmuşdur. Yalnız İbrâhîm, Mâriye adlı câriyeden olmuşdur. Ve memeden kesilme­den vefât etmişdir. Fâtıma “radıyallahü anhâ”dan gayri cümle ev­lâdları kendinden evvel vefât etmişdir. Onu hazret-i Alîye “kerre­mallahü vecheh” tezvîc etmişdir. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hü­seyn, hazret-i Alînin ve hazret-i Fâtımanın “radıyallahü anhüm” çocuklarıdır. Ve cümle kızlarının içinde, hazret-i Fâtıma efdaldir. Ve Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sev­gilisidir.
Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onbir hâtu­nu vardır: Hazret-i Hadîce, Sevde, Âişe, Hafsa, Ümm-i Seleme, Ümm-ı Habîbe, Zeyneb bint-i Cahş, Zeyneb bint-i Huzeyme, Meymûne, Cüveyriyye, Safiyye “radıyallahü anhünne”.
İnsanla cinne, hak ile bâtılı ve harâm ile halâli, dünyânın fânî ve âhıretin bâkî olduğunu, dînin ilmihâlini ta’lîm için gelmiş, hak Pey­gamberdir “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”.
(Edille-i şer’ıyye) dörtdür: Kitâb, Sünnet, İcmâ-i ümmet, Kı­yâs-ı müctehid. Âlimler din bilgilerini bu dört kaynakdan almışdır. Kitâb, Allahü azîm-üş-şânın kelâmına denir. Sünnet, kavl-i Resûl, fi’l-i Resûl, takrîr-i Resûldür. İcmâ-i Ümmet, bir asrda bulunan müctehidlerin, meselâ Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm” veyâ dört mezhebin bir konuda sözbirliği yapmasıdır. Kıyâs, Müc­tehidlerin, bir şeyi, başka bir şeye benzetmesine denir.
Ve dahî, mezheb, lügatda yola derler. Bizim iki yolumuz vardır: Biri, i’tikâd yolu ve biri de, amel (iş) yolu.
İ’tikâd yolunda imâmımız, ya’nî kılavuzumuz, Ebû Mansûr
Mâtürîdîdir “rahime-hullahü teâlâ”. Bunun yoluna (Ehl-i sünnet) denir. Amel yolunda, kılavuzumuz, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir “rahime-hullahü teâlâ”. Bunun yoluna (Hanefî Mezhebi) denir.
Ebû Mansûr-i Mâtürîdînin adı, Muhammed ve babasının adı, Muhammed ve dedesinin adı Muhammed ve hocasının adı, Ebû Nasr-ı İyâdîdir “rahime-hümullahü teâlâ”.
Ebû Nasr-ı İyâdînin hocasının ismi, Ebû Bekr-i Cürcânî ve onun hocasının ismi, Ebû Süleymân Cürcânî ve Ebû Süleymân Cürcânînin hocasının ismi, Ebû Yûsüf ve imâm-ı Muhammed Şey­bânîdir. Bu ikisinin hocası da imâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir “rahi­me-hümullahü teâlâ”. Görülüyor ki, i’tikâdda mezhebimizin başı da, amelde mezhebimizin başı da, hep İmâm-ı a’zamdır.
Cümle nâsın, üç imâmı vardır ki, bunları bilmek farzdır. Emrle­ri ve nehyleri veren imâmımız, Kur’ân-ı azîm-üş-şândır. Bunları, ya’nî islâmiyyeti bildiren imâmımız, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleridir. Bunları zor ile yapdıran imâmımız, Resû­lullahı temsil etmekde olan, müslimân devlet reîsidir.
İmâm-ı a’zamın hocasının ismi, Hammâd ve Hammâdın hoca­sının ismi, İbrâhîm-i Neha’î ve onun hocasının ismi Alkama bin Kaysdir ve dayısıdır. Onun hocasının ismi, Abdüllah ibni Mes’ûd­dur “rahime-hümullahü teâlâ”. Bu dahî, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” ahz eylemişdir, almışdır.
Resûlullah “aleyhisselâm” dahî, Cebrâîl “aleyhisselâm”dan ahz etmişdir. Ve Cebrâîl “aleyhisselâm”a, Allahü sübhânehü ve teâlâ hazretleri emr eylemişdir.
Allahü azîm-üş-şân, Âdem oğluna dört cevher vermişdir: Akl, Îmân, Hayâ ve fi’l, ya’nî amel-i sâlih.
Ve dahî, düâların ve herhangi bir amelin kabûl olunmasının şartı ve sebebi beşdir: Îmân, İlm, Niyyet, Hulûs ya’nî ihlâs ve Kul hakkı bulunmamakdır. Önce, Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak, son­ra yapılacak ibâdetin sıhhatinin şartlarını bilmek lâzımdır.
[Bir amelin, ibâdetin sahîh olması başkadır, kabûl olması baş­kadır. İbâdetlerin sahîh olmaları için, kendilerine mahsûs şartla­rı, farzları vardır. Bunlardan biri noksan olursa, o ibâdet sahîh ol­maz. O ibâdet yapılmamış olur. Cezâsından, azâbından kurtula­maz. Sahîh olup da, kabûl olmıyan ibâdet için azâb yapılmaz ise de, o ibâdetin sevâbına kavuşamaz. İbâdetin kabûl olması için, önce sahîh olması, sonra yukarıda yazılı beş şartın bulunması da lâzımdır. Kul hakkı da bu şartlara dâhildir]. İmâm-ı Rabbânî “rahime-hullahü teâlâ”, ikinci cildin seksenyedinci mektûbunda diyor ki, (Bir kimse, Peygamberin ameli gibi amel yapsa, fekat
üzerinde yarım dank [ya’nî çok az] kul borcu olsa, bunu ödeme­dikce Cennete giremez). [Düâları da kabûl olmaz.]
İbni Hacer-i Mekkî “rahime-hullahü teâlâ”, (Zevâcir) kitâbın­da, yüzseksenyedinci günâhı anlatırken diyor ki: Bekara sûresi yüzseksensekizinci âyetinde meâlen, (Ey mü’minler! Birbirinizin mallarını bâtıl yoldan yimeyiniz!) buyuruldu. Bâtıl yol, fâiz, ku­mar, gasb, sirkat, hîle, hiyânet, yalancı şahidlik, yalan yemîn ede­rek aldatmakdır. Hadîs-i şerîflerde, (Halâl yiyen, farzları yapıp, harâmlardan sakınan ve insanlara zarar vermiyen bir müslimân Cennete gidecekdir) ve (Harâm ile beslenen beden, ateşde ya­nar) ve (Şerrinden, zararından emîn olunmayan kimsenin, dîni, nemâzları, zekâtları, kendisine fâide vermez) ve (Üzerindeki cil­bâbı harâmdan gelmiş olan adamın nemâzları kabûl olmaz) bu­yuruldu. [Cilbâb, kadınların geniş baş örtüsü demekdir. Erkekle­rin uzun gömleğine de denir. Cilbâb, kadınların iki parçadan giy­dikleri çarşaf demekdir diyenlere göre, hadîs-i şerîfde, erkeklerin de bu çarşafı giydikleri bildirilmiş oluyor. Böyle söylemenin doğ­ru olmadığı, câhilce ve gülünç bir inanış olduğu meydândadır.] İkiyüzüncü günâhı anlatırken bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Hîleli mal satan, bizden değildir. Gideceği yer Cehennemdir) buyurul­du. İkiyüzonuncu günâhdaki hadîsde, (Çok nemâz kılan, oruc tu-tan, sadaka veren, fekat dili ile komşularını incitenin gideceği yer Cehennemdir) buyuruldu. Kâfir olan komşuyu da incitmemek, ona da iyilik yapmak, ihsân etmek lâzımdır. Üçyüzonüçüncü gü­nâhdaki hadîsde, (Sulh zemânında bir kâfiri haksız öldüren, Cen­nete girmiyecekdir) ve (İki müslimân, dünyâ çıkarları için döğü­şünce, ölen de öldüren de Cehenneme gidecekdir) ve üçyüzonye­dinci günâhdaki hadîsde, (İnsanlara zulm eden, Kıyâmetde bu­nun azâbını çekecekdir) buyuruldu. Gayr-ı müslimlere zulm yap­mak da böyledir. Üçyüzellinci günâhdaki hadîsde, (Üç kimsenin düâsı muhakkak kabûl olur: Mazlûmun, müsâfirin ve ana baba­nın) ve (Kâfir olsa da, mazlûmun bed düâsı red edilmez) ve dört­yüzikinci günâhdaki hadîsde, (Kâfir olan arkadaşını öldüren de bizden değildir) ve dörtyüzdokuzuncu günâhdaki hadîsde, (Gü­nâhlar içinde, azâbı en çabuk verilecek olanı, hükûmetine isyân etmekdir) buyuruldu. (Zevâcir)den terceme temâm oldu. Ey müslimân! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmağı ve amellerinin ka­bûl olmasını istiyorsan, yukarıda bildirilen hadîs-i şerîfleri kalbi­ne yaz! Müslimân olsun, kâfir olsun, kimsenin malına, canına, ırzına saldırma! Kimseyi incitme! Herkesin hakkını öde! Boşadı­ğı kadına mehr parasını ödemesi de kul hakkıdır. Ödemezse, dünyâda ve âhıretde cezâsı çok şiddetlidir. Kul hakkının en mü­himmi ve azâbı en çok olanı akrabâsına ve emri altında olanlara din bilgisi öğretmeği terk etmekdir. Onların ve bütün insanların din bilgisi öğrenmelerine ve ibâdetlerini yapmalarına, işkence ederek veyâ aldatarak mâni’ olanın kâfir olduğu, islâm düşmanı olduğu anlaşılır. Bid’at sâhiblerinin, mezhebsizlerin, sözleri ile, yazıları ile Ehl-i sünnet bilgilerini değişdirmeleri, dîni, îmânı boz­maları da böyledir. Hükûmete, kanûnlara karşı gelme. Vergileri­ni öde. Hükûmet zâlim, fâsık olsa bile, hükûmete isyân etmenin günâh olduğu, (Berîka)da yazılıdır. Dâr-ül-harbde, ya’nî kâfir memleketlerinde de, kanûnlara, emrlere karşı gelme! Fitne çıkar­ma! İslâma saldıranlarla ve bid’at sâhibleri ile ve mezhebsizlerle arkadaşlık etme! Onların kitâblarını, gazetelerini okuma! Radyo­larını, televizyonlarını evine sokma! Sözünü dinleyenlere, (Emr-i ma’rûf) yap! Ya’nî, güler yüzle, tatlı dil ile nasîhat eyle! Kimse ile münâkaşa etme! Güzel ahlâkın ile, islâm dîninin şânını, şerefini herkese göster!
İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ”, birinci cildde diyor ki, (Sev’eteyn, ya’nî kubul ve dübür, dört mezhebde de galîz ya’nî kaba avretdir. Bunları örtmek sözbirliği ile farzdır. Örtmeğe ehemmiyyet vermiyen kâfir olur. Dizi açık olan erkeğe, bunu ört­mesi için, Emr-i ma’rûf yapılır. Ya’nî, tatlı sözle nasîhat edilir. İnâd ederse, susulur. Uylukları açık olan inâd ederse, sert söyle­nir. Sev’eteyni açık olan, inâd ederse, hâkime söyleyerek, zor ile [döğerek, habs ederek] örtdürülür. Başka erkeğin avret yerine bakmanın günâhı da bu sıra ile artar.) Kadınların, ellerinden ve yüzlerinden başka, bütün vücûdlarını, bacaklarını, kollarını, saç­larını yabancı erkeklere ve kâfir kadınlara göstermemeleri dört mezhebde de farzdır. Şâfi’îde, yüzlerini de göstermemeleri farz­dır. Kendileri ve babaları veyâ kocaları buna ehemmiyyet ver­mezse, kâfir olurlar. Oğlanların, baldırları, bacakları açık, kızların da, başları, kolları açık oyun oynamaları ve bunları seyr etmek, büyük günâhdır. Müslimân, serbest zemânlarını oyun ile, fâidesiz şeylerle ziyân etmemeli, ilm öğrenmekle, nemâz kılmakla kıy­metlendirmelidir. (Kimyâ-i se’âdet)de diyor ki, (Kadınların, kız­ların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları harâm ol­duğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile örtülü çıkmaları da harâmdır. Böyle çıkmalarına izn veren, râzı olan, beğenen anası, babası, zevci ve kardeşi de, onun günâhına ve azâbına or­tak olurlar.) Ya’nî, Cehennemde birlikde yanacaklardır. Eğer tevbe ederlerse, afv olunur, yakılmazlar. Allahü teâlâ tevbe eden­leri sever. Kadınların örtünmeleri, (Fâideli Bilgiler)de 284 de uzun yazılıdır.

Kitap-Menü