Kadınların hayz ve nifâs hâlleri

KADINLARIN HAYZ VE NİFÂS HÂLLERİ
Tenbîh: İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ” (Menhel-ül-vâri­dîn)de diyor ki: Her erkek, evleneceği zemân, kadınların hayz ve nifâs hâllerini öğrenmeli, zevcesine öğretmelidir. Her müslimân kadının hayz ve nifâs bilgilerini öğrenmesi farzdır.
Osmânlı devletinin yetişdirmiş olduğu büyük islâm âlimlerin­den Akşehrli Mustafâ Fehîm bin Osmân “rahmetullahi aleyh” (Mürşid-ün-nisâ) kitâbında diyor ki:
(Hayz), sekiz yaşını doldurmuş sıhhatli bir kızın veyâ âdet ze­mânı son gününden onbeş gün geçmiş olan kadının önünden çıkan kana denir. Beyâzdan başka her renge ve bulanık olana hayz kanı denir. Bir kız, hayz görmeğe başlayınca (bâliga) olur. Ya’nî kadın olur. Kan görüldüğü andan, kesildiği güne kadar olan günlerin sa­yısına (Âdet zemânı) denir. Âdet zemânı en çok on gündür. En az üç gündür. Şâfi’î ve Hanbelî mezheblerinde, en çoğu onbeş, en azı bir gündür.
Hayz kanının durmadan hep akması lâzım değildir. İlk görü­len kan kesilip, birkaç gün sonra tekrâr görülürse, aradaki üç günden az olan temizlik, sözbirliği ile hep akdı kabûl edilir. Üç gün ve dahâ çok süren temizlik, imâm-ı Muhammede göre, hay­zın onuncu gününden önce biterse, yine kan akdı kabûl edilir. Kan akdı kabûl edilen bu temizlik günlerine (Fâsid temizlik) de­nir. Bir gün, tam yirmidört sâat demekdir. (Kürsüf) denilen bez veyâ pamuk üzerinde, aylarca hergün kan lekesi gören kız her ay on gün hayzlı, sonra yirmi gün istihâzalı kabûl edilir. Eskiden âdeti olan böyle bir kadın ise, âdetine göre hareket eder. Bir kız, üç gün kan görüp, bir gün görmese, sonra bir gün görse, iki gün görmese birgün dahâ görüp bir gün görmese yine bir gün görse, bu on günün hepsi hayz olur. Her ay, bir gün kan görse, bir gün görmese, böyle on gün birer gün görüp görmese, gördüğü günler­de nemâzı ve orucu terk eder. Ertesi günlerde gusl abdesti alıp nemâzlarını kılar. (Mesâil-i şerhı vikâye.) Üç günden, ya’nî yet­mişiki sâatden, beş dakîka bile az olan ve yeni başlıyan için on günden çok süren ve yeni olmıyanlarda âdetden çok olup, on gü­nü de aşan ve hâmile ve âyise [ihtiyâr] kadınlardan ve dokuz ya­şından küçük kızlardan gelen kanlar, hayz olmaz. Buna (İstihâza) denir. Kadın ellibeş yaşlarında (Âyise) olur. Âdeti beş gün olan, güneşin yarısı doğunca kan görüp, onbirinci sabâhı, güneşin üçde ikisi doğarken kan kesilse, ya’nî on günü birkaç dakîka aşmış olsa, âdet zemânı olan beş günden sonra gelenler, istihâza olur. Çün­ki, güneşin doğma zemânının altıda biri kadar, on günü ve on ge­ceyi aşmışdır. On gün temâm olunca gusl edip, âdetden sonraki günlerde kılmadığı nemâzları kazâ eder.
İstihâza günlerinde bulunan bir kadın, idrârını tutamıyan veyâ sık sık burnu kanayan kimse gibi, özr sâhibi olur. Nemâz kılması ve oruc tutması lâzım olur ve kan gelirken dahî vaty câiz olur.
İmâm-ı Muhammede “rahime-hullahü teâlâ” göre, bir kız, öm­ründe ilk olarak, bir gün kan görse, sonra sekiz gün görmese ve onuncu gün yine görse, on günün hepsi hayz olur. Fekat, birgün görse, dokuz gün görmese, onbirinci günü yine görse, hiçbiri hayz olmaz. Kan görülen iki gün istihâza olur. Çünki, onuncu günden sonra görülen kandan önceki temizlik günlerinin hayz sayılmıyaca­ğı yukarıda bildirilmişdi. Onuncu ve onbirinci günleri kan görürse, aradaki temizlikler de hayz sayılarak, on günü hayz, onbirinci gü­nü istihâza olur.
İstihâza kanı, hastalık alâmetidir. Uzun zemân akması, tehlüke­li olur. Tabîbe mürâce’at etmek lâzım olur. Kardeş kanı (sang-dra­gon) denilen kırmızı sakızı veyâ damla sakızı toz edip, sabâh-ak­şam birer gramı su ile yutulursa, kanı keser. Günde beş gram alı­nabilir.
Bir kadının hayzı, çok def’a her ay aynı gün sayısında olur. Bu­rada bir ay, bir hayz başından, ikinci hayz başına kadar geçen ze­mândır. Her kadının kendi gün sayısını ve sâatini (Âdetini) ezber­lemesi lâzımdır. Âdet çok sene değişmez. Değişirse, yeni âdetini ezberlemelidir.
(Bahr) ve (Dürr-ül-müntekâ)da diyor ki, (Kan âdet zemânını aşıp, on günden önce kesilince, kesildikden sonra, onbeş gün ve ge­ce içinde hiç gelmezse, aşırı geldiği günlerin hayz olacağı, sözbirli­ği ile bildirildi. Âdet günü değişmiş olur. Onbeş gün ve gece içinde bir kerre kan gelirse, âdetini aşmış olanlar hayz olmaz, istihâza olur. İstihâza oldukları anlaşılınca, o günlerde kılmadığı nemâzları kazâ eder.) Kesildiği nemâz vaktinin sonu yaklaşıncaya kadar bek­lemesi müstehab olur. Sonra gusl edip, o vaktin nemâzını kılar. Sonra vaty câiz olur. Beklerken, guslü ve nemâzı kaçırırsa, nemâz vakti çıkınca, guslsüz vaty câiz olur.
(Menhel)de diyor ki: Üç günden önce kesilince nemâz vaktinin sonu yaklaşıncaya kadar bekler. Sonra, gusl etmeden yalnız abdest alıp, o nemâzı kılar ve önce kılmadıklarını kazâ eder. O nemâzı kıl­dıkdan sonra kan yine gelirse, nemâz kılmaz. Yine kesilirse, vakt sonuna doğru yalnız abdest alıp, o nemâzı kılar ve kılmadıkları varsa kazâ eder. Üç gün temâm oluncıya kadar böyle yapar. Fekat gusl etse bile vaty halâl olmaz.
Kan gelmesi üç günü geçdi ise, âdetden önce kesilince, âdet zemânı geçinceye kadar, gusl etse bile, vaty halâl olmaz. Fekat nemâz vakti sonuna kadar kan lekesi görmezse, gusl edip o nemâ­zı kılar. Kılmadıklarını kazâ etmez. Oruc tutar. Kan lekesi görme­diği gün, yeni âdetinin sonu olur. Fekat, kan yine başlarsa, nemâ­zı bırakır. Tutmuş olduğu orucu Ramezândan sonra kazâ eder. Kan durursa, yine nemâz vaktinin sonuna yakın gusl edip, nemâ­zını kılar. Oruc tutar. On güne kadar böyle devâm eder. On gün­den sonra, kan görse de kılar ve guslden önce vaty halâl olur. Fe­kat vatydan önce gusl abdesti almak müstehab olur. Fecr doğma­dan önce kan kesilse fecrin doğmasına, yalnız gusl abdesti alıp el­bisesini giyecek kadar zemân olur da, Allahü ekber diyecek ka­dar fazla zemân kalmazsa, o günün orucunu tutar. Fekat, yatsıyı kazâ etmesi lâzım olmaz. Tekbîri söyliyecek kadar da zemân olursa, yatsıyı kazâ etmesi de lâzım olur. İftârdan önce hayz baş­larsa, orucu bozulur. Ramezândan sonra kazâ eder. Nemâz için­de hayz başlarsa, nemâzı bozulur. Temizlenince farz nemâzı kazâ etmez. Nâfileyi kazâ eder. Fecr doğdukdan sonra, uyanınca kür­süfünde kan lekesi gören, o anda hayzlı olur. Uyanınca, kürsüfü­nü temiz gören, yatarken hayzdan kurtulmuşdur. İkisine de yatsı­yı kılmak farzdır. (Feth). [İdrâr kaçıran da böyledir.] Çünki, ne­mâzın farz olması, vaktinin son dakîkasında temiz olmağa bağlı­dır. Vakt nemâzını kılmadan önce hayz gören, bu nemâzı kazâ et­mez.
İki hayz arasında en az onbeş gün temizlik bulunması lâzım­dır. Onbeş veyâ dahâ çok gün ve gecede hiç kan gelmezse, önce­ki ve sonraki kanların başka iki hayz olacakları söz birliği ile bil­dirildi. Kan on günden önce kesilip, âdet zemânının değişip değiş­mediği anlaşıldıkdan sonra, bu âdet zemânından sonra onbeş gün geçmeden görülen kanlar, (İstihâza) olurlar, hayz olmazlar. On­beş gün sayılırken, arada bulunan istihâzalı günler de temiz sayı­lırlar. Bu istihâzalı günlere, (Hükmî temizlik) günleri denir. Gö­rülüyor ki, on günlük hayz müddeti içinde, kan görülen günler arasında bulunan temizlik günleri hayz kabûl edilmekde, on gün­den sonraki istihâzalı günler ise, temiz kabûl edilmekdedir. Âdet zemânı belli oldukdan sonra başlıyan onbeş gün içinde, hiç kan görülmezse veyâ kan görülmeyen bir veyâ birkaç gün varsa, bu onbeş günden sonra devâm eden veyâ başlıyan kan, yeni hayzın başlangıcı olur.
Onbeş gün içinde hiç temiz gün olmadan, kan her gün görü­lürse, âdetine göre hesâb olunur. Ya’nî, bir evvelki ay içindeki te­mizlik günü kadar temizlik ve âdeti kadar hayz kabûl edilir. Kan devâm etdiği müddetçe, böylece senelerce, hesâb ile hareket edi­lir. Bu arada bir def’a kan kesilirse, tekrâr görüldüğü gün, yeni hayzın başlangıcı olur. Bir kız beş gün kan görse, sonra kırk gün hiç görmese, sonra her gün devâmlı görse, bu son gördüğü, yeni hay­zın başlangıcı olur. Âdet zemânı beş gün, temizliği kırk gün olan kadın olur. Yeni hayzı devâmlı olduğu için, bunun ilk beş günü hayz olur. Bundan sonra kırk gün temiz, ya’nî istihâzalı kabûl edi­lir. Âdet zemânını unutan kadına, (Muhayyire) denir.
(Nifâs), lohusa demekdir. Nifâs zemânının azı yokdur. Kan kesildiği zemân, gusl edip nemâza başlar. Fekat, âdeti kadar gün geçmeden cimâ’ edemez. En çok zemânı kırk gündür. Kırk gün temâm olunca kan kesilmese de, gusl edip, nemâza başlar. Kırk günden sonra gelen kan, istihâza olur. Birinci çocuğunda, yirmi­beş günde temizlenen kadının âdeti, yirmibeş gün olur. Bu kadı­nın ikinci çocuğunda kan, kırkbeş gün gelse, nifâsı yirmibeş gün sayılıp, yirmi günü istihâza olur. Yirmi günlük nemâzlarını kazâ e-der. O hâlde nifâs gününü de ezberlemek lâzımdır. İkinci çocuk­da kan, kırk günden önce, meselâ otuz beş günde kesilirse, bunun hepsi nifâs olur ve âdeti yirmibeş günden, otuzbeş güne değişmiş olur.
Ramezânda, sahûrdan [ya’nî fecrden] sonra, hayzdan veyâ ni­fâsdan kesilen, o gün yimez içmez. Fekat, o günü kazâ eder. Hayz ve nifâs sahûrdan sonra başlarsa, ikindiden sonra da olsa, o gün yi­yip içer.
Hayz günlerinde nemâz, oruc, câmi’ içine girmek, Kur’ân-ı ke­rîm okumak ve tutmak, tavâf, cimâ’, dört mezhebde de harâm olur. Orucları kazâ eder. Nemâzları kazâ etmez. Nemâzları afv olur. Her nemâz vaktinde abdest alıp, seccâdesi üzerinde, o nemâ­zı kılacak kadar zemân oturup tesbîh okursa, en iyi kılmış olduğu bir nemâzın sevâbını kazanır.
(Cevhere) kitâbında buyuruyor ki, (Kadının, hayz başladığını kocasına bildirmesi lâzımdır. Kocası sorunca bildirmezse, büyük günâh olur. Temiz iken, hayz başladı demesi de büyük günâhdır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Hayzın başladığını ve bitdiğini kocasından saklıyan kadın mel’ûndur) buyurdu. Hayz hâlinde de, temiz iken de kadına dübüründen yaklaşmak harâm­dır. büyük günâhdır. Buna (Livâta) denir.) Zevcesine böyle ya­pan mel’ûndur. Puştluk, ya’nî oğlan ile livâta yapmak dahâ büyük günâhdır. Livâta yapanda, çok tehlükeli olan it uru ve Aids has­talığı hâsıl olmakdadır. Enbiyâ sûresinde, livâtaya, (Habîs işdir) buyuruyor. Kâdî-zâdenin, (Birgivî) şerhinde, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Lût kavmi gibi livâta yapanları, suç üstü yakalarsanız, ikisini de öldürünüz!) buyurdu. Ba’zı âlimler, yapanı da, yapılanı da ateşde yakmalıdır, dedi.
182 - Akşam, sabâh Âmentüyü okuyarak îmânını yeniden tâze­le! Âmentü, îmânın altı şartını bildirmekdedir. Âmentünün ma’nâ­sını da ezberle ve çoluk çocuğuna da ezberlet! Çünki, ne zemân öleceğiniz belli değildir. Dâimâ kelime-i tevhîd oku ve inanılması lâzım gelen altı şeyi iyi öğren ve tasdîk ve ikrâr eyle ve onlara da öğret! Bunları bilmiyenlerin îmânı gider.
Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Bir kimse, bir müslimânı islâmiyyete muhâlif işden doğru yola teşvîk ederek ikâz eylerse, kıyâmet gününde Hak teâlâ hazretleri, o kimseyi Peygam­berlerle berâber haşreder.)
Tenbîh: Bir müslimânı islâmiyyete muhâlif işden vazgeçirmeğe, (Nehy-i anil münker) denir.
Bir müslimâna Allahü teâlânın emrini öğretmeğe ve yapdırma­ğa, (Emr-i bil ma’rûf) denir. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker çok sevâbdır. (Vicdanlara tecâvüz etmemeli, Evliyâlar kimseye karış­mazdı) diyenler var. İmâm-ı Rabbânînin mahdûm-i mükerremi olan kayyûm-i Rabbânî, Halîfe-i ilâhî allâme-i nâ mütenâhî Mu­hammed Ma’sûm “kaddesallahü sirrehül’azîz” 1079 [m. 1667] se­nesinde vefât etmişdir. Bu büyük âlim, üç cild (Mektûbât)ının bi­rinci cildi yirmidokuzuncu mektûbunda böyle söyliyenlere çok gü­zel cevâb vermekdedir. Bu mektûbun tercemesi, (Se’âdet-i Ebe­diyye) ilmihâl kitâbında mevcûddur.
183 - Ey Oğul! Hasta ziyâretinden yüzyetmişüçüncü maddede bahs etmişdik. Yalnız şunu da hâtırlatmak lâzımdır ki, bir hastanın üç hâli vardır:
1- Bir melek gelerek ağzının tadını alır.
2- Bir melek de kuvvetini alır.
3- Bir melek de gelip günâhlarını alır.
Hasta iyi olunca, ağzının tadını alan melek, yavaş yavaş geriye verir. Kuvvetini alan melek de, geriye verir. Günâhlarını alan me­leğe gelince, bu, Allahü teâlâya sorar. Bu günâhı ne yapayım? Al­lahü teâlâ, hadîs-i kudsîde buyurur ki: (Benim rahmetim gazabıma sebkat etmişdir. Binâenaleyh, hasta kulumun günâhını afv eyle­dim!) Hastalık, derd, keder, günâhları götürmez. Bu acılara sabr etmek, günâhları götürür.
Sana iyilik yapana iyilik yap, fenâlık yapanı, zulm edeni afv ey­le, onlara nasîhat et! Sapık inançlı, fenâ huylu kimselerden kaç! Onunla arkadaşlık yapma!
184 - Ey Oğul! Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem”, Ebû Hüreyreye buyurdu ki: (Hastanın hâlini sormak için iki kilo­metre git, küs olan kimseleri barışdırmak için dört kilometre yürü, altı kilometre de, bir din kardeşini ziyâret etmek için git, bu kadar da, ilm adamından bir mes’ele öğrenmek için git!) [Bir mil iki kilo­metredir.]
185 - Her insana elinden geldiği kadar iyilik et! Müslimânla­rın ilm öğrenmelerine ve ibâdetlerine yardım et! En büyük yar­dım, onlara Ehl-i sünnet i’tikâdını, halâlları, harâmları, farzları öğretmek ve hâtırlatmakdır. Bunları Allah rızâsı için yap! Resû­lullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlâya Cebrâîl aleyhisselâm gibi ibâdet etseniz, mü’minleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri ve mürtedleri, Allah için kötü bilmedik­çe, hiç bir ibâdetiniz, hayrat ve hasenâtınız kabûl olmaz!) Allahü teâlânın en çok sevdiği ibâdet, hubb-i fillah ve buğd-ı fillahdır. Ya’nî, müslimânları sevip, onlara yardım ve hayr düâ etmek ve dîn-i islâmı beğenmeyenleri, islâmiyyete ve müslimânlara düş­manlık edenleri sevmemek ve îmâna, hidâyete kavuşmaları için düâ etmekdir.
Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Yâ Ebâ Hüreyre! Benim ile Arş gölgesinde gölgelenmek istersen, her gün yüz kerre salevât-ı şerîfe getir! Mahşerde benim havzımdan içmek istersen, mü’min kardeşinle üç günden fazla dargın durma! Fekat, şerâb [veyâ diğer alkollü içkileri] içen ve harâm yiyenler ile konuşma, kendini onlardan çek!)
186 - İslâm bilgilerinin [ya’nî din ve fen bilgilerinin] tahsîline çok ehemmiyyet ver! Peygamberimiz “aleyhisselâm” bir hadîs-i şerîflerinde, (İlmi beşikden mezâra kadar tahsîl ediniz), diğer bir hadîs-i şerîfde, (İlmi arayınız, velev ki, Çinde olsa) buyurdu. [Ya’nî dünyânın bir kenârında ve kâfirlerde olsa dahî arayınız de­mekdir.]
İslâm bilgileri ikiye ayrılmışdır: Din bilgileri ve fen bilgileridir. Önce din, sonra fen bilgilerini öğrenmek lâzımdır.
Rivâyet olunur ki, imâm-ı Ahmed ibni Hanbelin “rahime-hul­lahü teâlâ” [164-242 Bağdâddadır] yanına gelip, ondan nasîhat is­teyen bir kimseye şöyle nasîhat etmişdir:
(Hak teâlâ hazretleri senin ve bütün âlemin rızkına kefîldir. Rızk için [elinden geldiği kadar çalışdıkdan sonra] düşünmeğe hiç lüzûm yokdur. Çünki, Hak teâlâ tarafından bütün rızklar taksîm edilmişdir. Çalışarak, hissene düşen rızkı arayıp bulursun. Bir sa­dakanın yerine on misli ile mukâbele edildikden sonra, çalışana karşılığı verileceğine hiç şübhe yokdur. Cehennem azâbı hak ol­dukdan sonra, günâh işlemeğe cesâret edilir mi? Bütün işler, Hak teâlânın takdîri iledir. Sen fakîr olup, başkalarının zenginliğine ca­nının sıkılmasının ne fâidesi olur?)
Bunları dinleyip kabûl eden kimseye, nasîhat olarak bu kadar yeter. Dinlemiyenlere bunun gibi bin dürlü nasîhat eylesen fâidesi olmaz. Çünki nasîhatların hemen hepsi bunların içinde toplanmış­dır.
187 - Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Hak teâlâ, çalışan bir kuluna rızkı az verse, o kul ağlayıp bağırmasa ve böylelikle fakîrliğine sabr eylese, Hak teâlâ hazretleri, meleklerine karşı, bu kul ile iftihâr eyler ve buyurur ki, ey benim meleklerim! Sizler şâhid olun, bu kulumun her bir lokmasına Cennet-i a’lâda bir köşk ve bir derece ihsân eylerim.)
188 - İnsanlara dâimâ iyi muâmelede bulun! Gördüğün kü­çük, büyük her müslimâna müslimân selâmı ver! İnsanlarla iyi geçin ki, öldükden sonra seni yâd etsinler ve hayr düâ ile ansın­lar. Bir kimse, bir mü’min kardeşine, (Selâmün-aleyküm) diye­rek müslimân selâmı verse, on sevâb yazılır. (Esselâmü-aleyküm ve rahmetullah) derse, yirmi sevâb yazılır. (Ve aleyküm selâm) diye cevâb verene, on sevâb yazılır. Selâm verene, cevâb vermek farzdır.
(Merâk-ıl-felâh)da, nemâzın müfsidlerine başlamadan diyor ki: (Başı veyâ bedeni eğerek selâm vermek mekrûhdur. Yalnız el ile selâm vermek ve eli başına kaldırarak vermek de mekrûhdur. Ağız ile ve el ile birlikde vermek mekrûh değildir. Gelen büyüğe karşı ayağa kalkmak, gelen böyle yapılmasını sevmezse, mekrûh değil­dir. Severse, kendisine mekrûh olur. Şerrinden korkup kalkana mekrûh olmaz. Giderken kalkmak da böyledir. Âlimin ve âdil sul­tânın [sâlih olan hükûmet adamlarının], ananın, babanın elleri öpülür.)
189 - İşlerinde acele etme ve hemen karâr verme! Acele ile ve­rilen karârlara şeytân karışır. Hadîs-i şerîfde, (Acele şeytândandır. Teennî Rahmandandır) buyuruldu. Nefsin istediği birşey hâtırına gelince, şeytân, (fırsatı kaçırma, hemen yap) der. O da, yapar. Kal­be gelen şeyi yapmakdan Allahü teâlâ râzı olur mu düşünmeli, se­vâb mı, günâh mı olacağını anlamalı. Günâh değil ise, yapmalıdır. Böylece, teennî etmiş, ya’nî acele etmemiş olur. Yalnız beş yerde acele etmek lâzımdır:
1- Müsâfirin gelince, önüne yiyecek getir!
2- Hasbel beşer bir günâh işleyince, hemen tevbe, istigfâr ey­le!
3- Her beş vakt nemâzını, vakt geçmeden, acele, ya’nî erken kıl!
4- Kız veyâ oğlan çocuklarına, din bilgilerini ve nemâz kılması­nı öğret! Bulûğa erişince, gecikdirmeden evlendir!
5- Ölen şahsın defn edilmesinde acele eyle! [Fekat bunun için, beş vakt nemâzın sonundaki, âyetel kürsî ve tesbîhleri terk et­me!]
190 - Hiçbir günâhı işleme! Allahü teâlânın gadabı hangi gü­nâhda olduğu belli değildir. Sevâb olan işlerin hepsini işlemeğe ça­lış! Zîrâ, Hak teâlânın rızâsının hangi amelde olduğu belli değil­dir.
191 - İki günâhdan çok kork! Birisi, emrinde olan insanlara zulm etme! En büyük zulm, onların islâm bilgilerini öğrenmeleri­ne, ibâdet yapmalarına mâni’ olmakdır. İkincisi, din ve dünyâ yo­lunda hâin olma! Her günâhdan kork! Bir kimse, bir günâh işle­mek istese, fekat Allahü teâlâdan korkarak ondan vazgeçse, Hak teâlâ o kimseye Cennet-i a’lâda bir köşk ihsân eder. Bir müslimân, sana zarar verirse, sen ona iyilik et! Hiç kimsenin ayblarını yüzle­rine vurma!
192 - Elinden geldiği kadar yolları ve sokakları, câmi’leri ta’mîr et ve düzen içinde sakla, temizliklerine dikkat eyle!
193 - İbâdetlerine sevâb verilmesi ve düâların kabûl olması için halâl nafaka kazanmak şartdır. Rızkının halâl olması için her işin­de, her hareketinde, doğrulukdan ayrılma! İslâmiyyetin emrlerini eksiksiz ve tâm olarak yap, san’atında, vazîfende ve me’mûriyetin­de istikâmetden ayrılma, hîle ve hıyânet yollarına sapma ki, aldığın para, ücret ve aylık sana halâl olsun!
Sabâhleyin yemeği erken yimenin dört fâidesi vardır:
1- Ağız kokusunu giderir.
2- Sonra su içilse, vücûda ziyân etmez.
3- Bir yere gidecek olursa, karnı tok olur.
4- Kimsenin lokmasında ve yemeğinde gözü kalmaz.
Az yimek, çok fâidelidir. Meselâ, suyu az içirir, uykuyu az uyu­tur. Çok yimek ise, insanı tenbelleşdirir, vücûdü yorar, fazla su içi­rir ve mâlâ-ya’nîye sebeb olur. [Mâlâ-ya’nî lüzûmsuz, fâidesiz iş ve söz demekdir.]
Yemeğe, içmeğe başlarken (Bismillâhirrahmânirrahîm) oku! Ramezânda iftâr ederken, Besmeleden sonra, (Zehebezzama’ vebtelletil-urûk ve sebetel ecr inşâallahü teâlâ) oku! Yemek yi­dikden sonra, (Elhamdülillah) söyle. Sonra, olur olmaz şeylerle dişlerini karışdırma! [En iyi diş temizleme vâsıtası misvâkdır.]
194 - Gîbet günâhından kendini çok koru! [Gîbet, bir müslimâ­nın gizli günâhlarını ve açık kusûrlarını arkasından söylemek de­mekdir. Pervâsızca ve âşikâre yapılan günâhları ve bilhâssa dîni bozmak, müslimânlığı değişdirmek isteyen dinde reformcuları meydâna çıkarmak gîbet değildir. Bunları müslimânlara haber ver­mek lâzımdır.] Gîbet yapmakla, günâhların artdığı gibi, sevâbların mahv olur. Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki, (Gîbet yap­mak, zinâdan dahâ ağır bir günâhdır.)
195 - Sakın, yalan söyleme ve yalan yere yemîn etme! Zîrâ, ya­lan yere yemîn edenlerin nesli kesilir. [Yemîn hakkında, arabca (Fetâvâ-yi Hindiyye) ve türkçe (Se’âdet-i Ebediyye) kitâblarında geniş bilgi verilmiş, hangi sözlerin yemîn etmek olduğu ve hangi sözlerin yemîn olmadığı uzun bildirilmişdir.] Riyâ, gösteriş yapma! Yalan yere sofuluk satma! Nasıl isen, öyle görün! Sende olmayan bir şeyi var gibi gösterip, kendine bühtân eyleme! Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Kendini âlim gösteren câhiller, Cehenneme gideceklerdir.)
Bir müslimânın aybını meydâna çıkarmağa çalışma, kimsenin gizli hâllerini araşdırma! Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Mi’râc gecesi bir takım insanlar gördüm ki, çok fecî’ ve elîm bir şeklde kendi kendilerine azâb ederler. Cebrâîl aleyhisselâma sor­dum ki, yâ Cebrâîl, bunların günâhı nedir? Niçin böyle kendi ken­dilerine azâb ederler? Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bunlar başka­larının ayblarını meydâna çıkaranlardır.)
Mûsâ aleyhisselâm, Tûr-i Sînâ’da Hak teâlâya sordu ki, (Yâ Rabbî! Başkalarının ayblarını meydâna çıkaranların cezâsı nedir?) Hak teâlâ buyurdu ki, (Tevbesiz giderlerse, yerleri Cehennemdir.) İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyhi bârî” buyuruyor ki, günâhla­rın büyüğü üç dânedir. Bunlar:
1- Bahîllikdir.
2- Hased yapmakdır.
3- Riyâdır.
Bahîl, hasîs, cimri demekdir. Bahîllik şudur ki, bir kimse bir iş için sana muhtâc olur da sen kıskanıp, o şeyi ona öğretmezsin. [Ba­hîllerin en fenâsı müslimânlara emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmıyanlardır. Onlara dinlerini öğretmiyenlerdir. Veyâ yanlış öğ­retenlerdir.] Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurur ki: (Bahîl olanlar, her ne kadar zâhid olsalar da Cennete giremezler.)
Hased ise, bir kimsenin hayrlı bir işi veyâ evi, malı, mülkü, il-mi olsa, o kimseden bunların gitmesini, onda olmayıp, kendinde olmasını istemekdir. [Onda olduğu gibi kendisinde de olmasını is­temek hased olmaz. Buna gıbta etmek, imrenmek denir. Günâh değildir.]
Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ha­sed, ateşin odunu yidiği gibi, hasenâtı [ya’nî iyilikleri] yir.)
Riyâ ise, nemâz, oruc, sadaka ve yol, câmi’i şerîf yapdırmak gi­bi hayrlı amelleri, insanlar görsün de beğensinler diye yapmakdır. İşte böyle bir maksadla yapılan işlerin hepsi riyâ faslına dâhildir. Riyâ, küçük şirkdir. Tevbe etmedikçe, kat’iyyen afv olunmaz. İlmi ile amel etmemek, amelinde salâh ve ihlâs olmamak ve din âlimle­rine, ibâdet edenlere, ezâna, mubârek günlere kıymet vermemek de şakâvet alâmetidir.
196 - Ey Oğul! Şakîlerin alâmeti sende bulunmasın! Bu alâmet­lerin evveli, zulm etmekdir. Zulm üç kısmdır:
1- Allahü teâlâya âsî olmak.
2- Zulm eden kimselere yardım etmek.
3- Kendi emri altında bulunanlara, ezâ, cefâ etmek. Onların ibâdet yapmalarına mâni’ olmak.
Bu üç fi’li işliyenlerin varacağı yer, nihâyet Cehennemdir.
Tenbîh: Allahü teâlâya âsî olmak iki dürlüdür:
1- Allahü teâlânın emrlerini, ya’nî farzları yapmamakdır. Farz­ları, vazîfe kabûl etmiyenler kâfir olur. Vazîfe bilip, tenbellikle yapmıyanlar, ya’nî kazâ etmek, ödemek fikrinde olanlar, Hanefî mezhebinde, kâfir olmaz. Fekat en büyük günâh olur.
2- Hak teâlânın men’ etdiğini, ya’nî harâmları yapmakdır. Ha­râmdan kaçmağı vazîfe bildiği hâlde, nefsine uyarak yapan ve son­ra üzülenler kâfir olmaz. Harâm işliyen müslimânlara (fâsık), âsî denir. Harâm işlemiyenlere ve farzları yapanlara (sâlih) [iyi insan], müttekî denir. İttikânın, ya’nî harâmdan kaçmanın sevâbı, farzları yapmanın sevâbından dahâ fazladır. Farzları yapmamanın günâhı, harâm işlemek günâhından dahâ çokdur. Harâmların mikdârı çok değildir. Meselâ, adam öldürmek, gîbet [arkadan çekişdirmek], zi­nâ etmek, kadınların, kızların başları, kolları, bacakları açık soka­ğa çıkmaları, hırsızlık, yalan, içki içmek, kumar oynamak, altın, gü­müş kullanmak, erkeklere de kadınlara da harâmdır. Yalnız ev içinde süs için takmak kadınlara câizdir. Erkeklere yalnız gümüş yüzük câizdir. Gümüşden başkası harâmdır.
Geçdi gençlik, tatlı bir rü’yâ gibi, ey çeşmim zâr!
Beni mecnûn etdi girye, meskenim olsun mezâr!
 
DİŞ DOLDURMAK, KAPLATMAK
197 - Sallanan dişleri altın tel ile bağlamak, İmâm-ı Muhamme-de göre câizdir. İmâm-ı a’zam ise, altın ile bağlamak câiz olmadığı­nı ictihâd buyurmuşdur. İmâm-ı Ebû Yûsüf, bir rivâyetde imâm-ı Muhammed iledir ve ulemâ, sallanan dişi altınla bağlamağa cevâz vermişdir. Eshâb-ı kirâmdan Arfece bin Sa’da “radıyallahü teâlâ anh” altın burun takmasına izn-i nebevî südûrunu, İmâm-ı a’zam yalnız Arfeceye mahsûsdur demişdir. Nitekim Zübeyr ve Abdür­rahmân “radıyallahü teâlâ anhümâ” için, ipek giymelerine izn sâ­dır olmuşdu ve yalnız bunlara mahsûsdur, demişdir. Fekat fetvâ, İmâm-ı Muhammed kavli iledir.
Sallanan dişleri bağlayan altın teller ve protez denilen mütehar­rik dişler, gusl abdesti alırken çıkarılabilmekdedir. İmâmların bu ayrılığı, bağlayan telin altından olup olmamasındadır. Yoksa gusl abdesti bahsinde bütün imâmlarımız müttefikdir. Ya’nî, altın, gü­müş ve başka dolguların altlarına su geçmeyince, Hanefî mezhe­binde, gusl abdesti sahîh olmaz. Ya’nî insan cenâbetlikden kurtul­maz. Çünki, Hanefî mezhebinin âlimleri; (Ağzın içi sâir derimiz gi­bi vücûdün hâricidir. Bütün deriyi yıkamak farz olduğu gibi, ağzın içini ve dişleri ve diş çukurlarını yıkamak da farzdır) diyor. Bunun için, tırnaklarında oje bulunanların ve Hanefî mezhebinde olup da zarûretsiz diş dolduranların ve kaplatanların gusl abdesti sahîh ol­maz. Gusl abdesti sahîh olmayanın nemâz abdestleri ve nemâzları da sahîh olmaz. (Mecmû’a-i cedîde) adındaki fetvâ kitâbının 1329[m. 1911] yılındaki ikinci baskısında, Hasen Hayrullah Efendinin “rahime-hullahü teâlâ”, (Diş dolgusu, gusl abdestine zarar ver­mez) fetvâsı yazılıdır. Ba’zı kimseler bu fetvâya dayanarak, diş kaplatanların ve dolduranların gusl abdesti sahîh olur demekdedir. Hâlbuki bu fetvâ, bu kitâbın 1299 senesinde yapılan birinci baskı­sında yokdur. İttihatcılar zemânındaki câhiller, dînini kayırmıyan­lar tarafından uydurulmuş ve kitâba sonradan sokuşdurulmuşdur. Çünki, Hayrullah efendi 1294 de şeyh-ul-islâmlıkdan ayrılmışdır. Böyle uydurma fetvâlara aldanmamalıdır. (Misbâhul-felâh)da di­yor ki: (Mum, sakız, katı hamur gibi birşey, vücûdün bir kısmını örtmüş veyâ herhangi birşey, diş kovuğunu doldurmuş bulunup da, yıkandığı zemân, altına su geçmezse, gusl temâm olmaz.) (Mec­mû’a-i Zühdiyye)de diyor ki: (Gerek az, gerek çok, dişlerin arasın­da kalan yemek kırıntısı, katı hamur gibi olup da, suyu geçirmez­se, gusle mâni’dir. (Halebî)de de böyle yazılıdır.) (İbni Âbidîn) “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki: (Dişlerin arasında veyâ çukurun­da kalan yemekler, katı olup altına su geçmezse, gusl abdesti câiz olmaz.) Görülüyor ki, Hanefî mezhebinde guslün sahîh olması için, dişlere ve diş çukuruna suyun ulaşması lâzımdır.
İnsanı birşey yapmağa zorlıyan semâvî sebebe, ya’nî insanın elinde olmıyan sebebe (Zarûret) denir. İslâmiyyetin emr ve yasak etmesi ve şiddetli ağrı ve bir uzvun yâhud hayâtın telef olmak teh­lükesi ve başka birşey yapamamak mecbûriyyeti hep zarûretdir. Bir farzı yapmanın veyâ bir harâmdan sakınmanın imkânsız veyâ meşakkatli, güç olmasına (Harac) denir. Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına, (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Ahkâm-ı islâmiyyeden bir hükm yapılacağı zemân, ya’nî bir emri yaparken veyâ bir yasak işi yapmakdan sakınırken, kendi mezhebinin âlimlerinin meşhûr olan, seçilmiş olan sözlerine uyulur. Bu sözlerine uymakda harac olursa, seçilmemiş, za’îf sözlerine uyulur. Buna uymakda da harac olursa, bu hükm, harac bulunmıyan, başka mezhebi taklîd ederek yapılır. Başka mezhebi taklîd etmekde de, harac olursa, haraca se­beb olan şeyin hâsıl olmasında zarûret bulunup bulunmadığına ba­kılır. Zarûret de bulunursa, o farzı terk etmesi veyâ harâmı zarûret mikdârı işlemesi câiz olur. Zarûret yoksa veyâ zarûret ile birkaç şey yapılabilir ve bunlardan birini yapmağı seçmek mümkin olur ve harac bulunanı seçerse, farzı terk etmesi veyâ harâmı işlemesi câiz olmaz. Haraca sebeb olan şeyi yapmaması lâzım olur.
Kaplama, dolgu bulunan dişin altını ıslatmakda harac olduğu meydândadır. Bu haracdan kurtulmak için, hanefî mezhebinde ikinci bir yol da yokdur. Bunun için, mâlikî veyâ şâfi’î mezhebi­ni taklîd etmek îcâb etmekdedir. Çünki, gusl abdesti alırken, bu iki mezhebde, ağzın içini yıkamak, farz değil, sünnetdir. Taklîd etmek mümkin olduğu için zarûret bulunup bulunmadığını araş­dırmağa lüzûm yokdur. Mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd müm­kin olmasaydı, zarûret bulunması, o zemân araşdırılırdı. Bunun için, dolgu veyâ kaplama yapdırmak istiyenin, (Mezhebler, Alla­hü teâlânın rahmetidir) hadîs-i şerîfine dayanarak, mâlikî veyâ şafi’î mezhebini taklîd etmesi lâzım olur. Başka mezhebi taklîd etmeğe sebeb olacak bir özrü bulunmıyan bütün hanefîlerin, başka mezheblerde farz olanları yapmaları ve müfsid olanlardan sakınmaları da müstehab olduğu, İbni Âbidînde ve İmâm-ı Rab­bânînin ikiyüzseksenaltıncı mektûbunda yazılıdır. Özrü olmı­yanların, başka mezhebleri taklîd etmeleri de müstehab olunca, özrü olanın taklîd etmesine karşı çıkmak doğru olmaz. Mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd için, gusl ederken ve abdest alırken ve nemâza dururken veyâ unutulursa, nemâzdan sonra, niyyetin farz olduğunu bilerek, mâlikî veyâ şafi’î mezhebini taklîd ediyo­rum diye kalbinden niyyet edilir. Bu mezhebleri taklîd eden kim­senin guslü, abdesti ve nemâzı bu mezheblere göre sahîh olmalıdır. Şâfi’îde derisi, mahrem olan onsekiz kadından başka bir kadının derisine değince ve elinin içi, kendi kaba avret yerine değince, tek­râr nemâz abdesti almalıdır. İmâm arkasında Fâtiha okuması, Fâ­tiha ve zamm-ı sûreden evvel besmele okuması lâzımdır. Üstünde, bedeninde, ayaklarını ve başını koyduğu yerde çok az necâset bu­lunmaması da lâzımdır. 380. ci sahîfeye bakınız!
Bu satırları, kaplama ve dolgusu olan Hanefîlerin gusllerinin sahîh olması için yazıyoruz. Bunlara kolaylık göstermek istiyoruz. Kaplama veyâ dolgulu dişi bulunan imâma uymayınız da demiyo­ruz. Zarûret olunca veyâ zarûretsiz yapılan bir şeyden dolayı, ken­di mezhebine göre yapılmasında harac bulunan bir ibâdeti, başka mezhebi taklîd ederek yapmak lâzım olduğu, (İbni Âbidîn)de, Tahtâvînin (Merâk-ıl-felâh şerhi)nde ve türkçe (Ni’met-i islâm) ki­tâbında ve molla Halîl Es’irdînin “rahime-hullahü teâlâ” (Ma’fü­vât) kitâbında yazılıdır. (İbni Âbidîn) “rahime-hullahü teâlâ” ric’î talâkı anlatırken buyuruyor ki, (Hanefî âlimleri, harac olunca, mâ­likî mezhebi taklîd olunur dedi. Bir işin nasıl yapılacağı hanefîde bildirilmemiş ise, bu iş, mâliki mezhebi taklîd edilerek yapılır. Çünki mâliki mezhebi, hanefîye dahâ yakındır.) İmâmlığı anlatır­ken diyor ki, (Başka mezhebdeki imâma uymanın sahîh olması için imâmın, uyan kimsenin mezhebinin farzlarını da yapması ve uyan kimsenin bunu bilmesi lâzımdır. Kuvvetli kavl budur. İmâm bu farzları terk ederse, uymak sahîh olmaz. Kendi mezhebindeki ce­mâ’at varken, başka mezhebdeki imâma uymak mekrûh olur. Yoksa, yalnız kılmakdan efdal olur. Ba’zı âlimler “rahime-hümul­lahü teâlâ” diyor ki, imâmın kendi mezhebine göre nemâzı sahîh ise, başka mezhebdekinin buna uyması sahîh olur.) Tahtâvînin (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesinde de böyle yazılıdır. Kaplaması veyâ dolgusu olmıyan hanefînin, kaplaması veyâ dolgusu olan imâma uymasının sahîh olup olmaması üzerinde iki kavl vardır: Birinci kavle göre, sahîh olmamakdadır. İkinci kavle göre, imâm sâlih ise ve mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd ediyorsa, buna uyması sahîh olur. Taklîd etmediği bilinmedikce, kaplaması, dolgusu olmıyan hanefîler de, bu imâma uymalıdır. Buna, taklîd edip etmediğini sormak, tecessüs etmek câiz değildir. Hanefî imâmın, kaplama ve­yâ dolgusu olmasa da, mâlikî veyâ şâfi’î mezhebine de uymasının müstehab olduğu, (Dürr-ül-muhtâr)da ve (Merâk-ıl-felâh)da yazı­lıdır. Harac olduğu zemân za’îf olan kavl ile amel etmenin evlâ ol­duğu (Hadîka)da, fitne bahsinde de yazılıdır. Mezheblere kıymet vermiyen, dört mezhebden birine uymıyan kimsenin (Bid’at sâhi­bi) sapık veyâ mürted [Allaha düşman] olduğu anlaşılır. Nemâzla­rı sahîh olmaz. Buna uymak sahîh olmaz.
Vâızın biri, kaplama diş üzerinde tedkîkler yapdığını söyliye­rek, elde etdiği vesîkaları şöyle sıralamış:
1- (Gusl edecek kimsenin ağzındaki dişler kaplatılmış veyâ dol­durulmuşsa, hükm bunun üzerine intikâl eder. Bunların yıkanma­sı ile gusl temâm olur. Yara ve sargı üzerine, mesh câiz olup, hükm bunların üzerine intikâl etmekle, sâdece üzerlerinin mesh edilme­sinin kâfî gelmesine benzemekdedir. Yaranın üzerindeki sargıyı söküp altını yıkamak mecbûriyyeti olmadığı gibidir) diyor.
Bu yazı, bu hükm, temâmen yanlışdır. İlmî değil, indîdir, uydur­madır. Bunun doğrusu fıkh kitâblarında, meselâ İbni Âbidînde şöy­ledir: (Yara, kırık, çıkık, şişik, ağrı bulunan yeri veyâ buralara ko­nan ilâcı veyâ sarılmış olan sargıyı çıkarıp altındaki deriyi yıkamak farzdır. Soğuk su ile yıkamak zarar verirse, sıcak su ile yıkar. Bu da zarar verirse, yara üzerini mesh eder. Etrâfındaki sağlam deriyi yı­kar. Etrâfını yıkamak yaraya zarar verirse, etrâfını da mesh eder. Bu da zarar verirse, ancak o zemân sargı üzerine mesh etmek câiz olur. Ya’nî, ancak o zemân, hükm sargı üzerine intikâl eder. Hükm sargı üzerine intikâl edince, sargı üzerine mesh eder. Sağlam derisi üzerindeki sargıların ve aradaki sargısız olan sağlam deri kısmları­nın çoğu üzerine mesh eder. Böyle yapmak, abdestde ve guslde ay­nıdır. Sargıyı çözmek, çıkarmak, yara iyi oldukdan sonra bile, yara­ya veyâ etrâfına zarar verirse, ya’nî yaranın kanamasına, akmasına, yaranın artmasına veyâ dayanamıyacak kadar ağrı, sızı husûlüne se­beb olursa yâhud tekrâr bağlıyamaz ve bağlıyacak kimse bulamaz­sa, sargıyı çözmez. Üzerini mesh eder. Ayak çatlağına konan mer­hem [ve yara üzerine konulan flaster, kollodyum gibi şeyler ve ya­ra üzerinde hâsıl olan kabuk] de sargı gibidirler. Mesh de zarar ve­rirse, terk edilir. Sargı, merhem, yaranın iyi olmasından sonra dü­şerlerse, üzerlerine yapılmış olan mesh bâtıl olur. Yara üzerini yı­kamak lâzım olur.)
Görülüyor ki, dişdeki dolgunun, kaplamanın üzerlerini yıka­mak, sargı gibi değildir. Çünki, sargı ve benzerleri, yara üzerine ih­tiyâc ile konulmuş ve başka mezhebi taklîd mümkin olmadığı için, zarûret hâlini almışdır. Ağrı yapan dişi çıkarmağı, protez yapdır­mağı ise, kendisi istememiş, dolgu veyâ kaplama yapılmasını iste­miş, başka mezhebi taklîd mümkin olduğu için, dolgu veyâ kapla­ma yapılmasında, zarûret olmamışdır. Zarûret olmayan şeyi zarû­ret olan şeye benzetmek doğru değildir.
2- (Abdestde yüzü yıkamak farz olduğu hâlde, sakalı sık olan kimsenin, sakalının üzerini yıkamasının kâfî geldiği ve sakalının diplerini yıkamak mecbûriyyeti olmadığı gibi, kaplanmış dişin al­tını yıkamak îcâb etmez) imiş.
Bu sözü de, fıkh kitâblarının beyânlarını yanlış anladığını göste­riyor. Bakınız (Mecma’ul-enhür)de ne diyor: (Sahîh olan rivâyete göre, abdestde sakalın üzerini yıkamak farzdır. Çünki, vechi yıka­mak emr olundu. Sakalı sık olanda, yüzün derisi vech olmakdan çıkmışdır. Vech karşıdaki insan bakınca, insanın yüzünden gördü­ğü yer demekdir. Sakalı sık olanın, derisi değil, bu deri üzerindeki sakal görünür. Bunun için, abdest alırken, deri üzerini değil, sakal üzerini yıkamak farzdır.) (Dürr-ül-müntekâ)da diyor ki, (İmâm-ı a’zamdan gelen zâhir rivâyete göre, yüz hizâsında olan sık sakalın üzerini yıkamak farzdır. Fetvâ da böyledir. Çeneden sarkan sakalı yıkamak ve mesh etmek farz değildir. Yüzü üç kerre yıkadıkdan sonra parmakları, aşağıdan yukarı doğru sokarak, sarkan sakalı hi­lâllamak sünnetdir. Seyrek sakalın altındaki görünen deriyi yıka­mak farzdır.) Yukarıdaki söz sâhibinin bu sakat kıyâsına göre, ab­dest alırken sık olan sakalın yalnız üzerini yıkamak kâfî olduğu için, guslde de, sakalın yalnız üzerini yıkamak kâfî olup, sakal diplerini ve sık sakal altındaki deriyi yıkamak lâzım olmıyacakdır. Hâlbuki, hakîkat böyle değildir. Guslde sık sakalın da altındaki derinin yı­kanmasının farz olduğu fıkh kitâblarında açıkca yazılıdır. Meselâ, (Merâk-ıl-felâh)da ve bunun türkçe tercemesi olan (Ni’met-i İs­lâm)da, guslü anlatırken diyor ki, (Sakalı sık olsa da, sakalın arala­rını ve altındaki deriyi yıkamak farzdır.) Guslde sakalı yıkamak, ab­destde sakalı yıkamağa benzetilemeyince, guslde dişleri yıkamak abdestde sakalı yıkamağa nasıl benzetilebilir? Yukarıdaki söz, söz sâhibinin ilmî değil, hissî konuşduğunu gösteriyor. Bu sapık mantı­ğına uyarak, guslde sakalının altını yıkamamış ise, hem kendisinin, hem de buna inanan müslimânların gusl abdestleri ve nemâzları sa­hîh olmamışdır.
3- (Diş de vücûddan bir uzvdur. Bu uzvun telef olmaması için, zarûrete binâen dişi doldurtmak ve kaplatmak câizdir) demiş. San­ki başkaları, çürük dişi doldurtmak ve kaplatmak câiz değildir di­yormuş gibi, böyle söylemiş. Evet biz de, çürük dişi doldurtmak ve kaplatmak câizdir diyoruz. Fekat, Hanefî mezhebi âlimlerinin fıkh kitâblarında bildirdiklerine uymak da lâzım olduğunu ve bunun kolay yolunu kitâblardan bularak açıklıyoruz.
4- (İmâm-ı Muhammede göre, sallanan dişleri altın tel ile bağ­latmak, düşen ve çıkarılan diş yerine altın diş takmak câizdir. Fet­vâ da böyledir. Dişleri altın ile kaplamada imâm-ı Muhammedin ictihâdı ile amel edilebilir) demiş.
Vesîka denilen bu söz, hakîkaten sâhibinin şâyân-ı i’timâd ola­mıyacağının bir vesîkasıdır. Sorarız bu sözün sâhibine: İmâm-ı Muhammedin “rahime-hullahü teâlâ” düşen ve çıkarılan diş yeri­ne altın diş takmak câizdir dediğini hangi kitâbda okumuş? Tabi’î hiçbir kitâbda! İmâm-ı Muhammed “rahime-hullahü teâlâ”, salla­nan veyâ düşüp de tekrâr yerine konan dişi altın tel ile de bağla­mak câiz olur demişdir. (Tatarhâniyye) fetvâsında, dişi düşen, imâm-ı Muhammede göre altından diş kor demesi, imâm-ı Mu­hammedin altın tel ile bağlamak câiz olur dediği içindir. Bu fetvâ­da bildirilen altın diş, kaplama ve dolgu değildir. Tel ile yanındaki dişlere bağlanmakdadır. Sökülüp çıkarılan dişin yerine altın veyâ başka maddeden konulmuş protez denilen sun’î müteharrik diş gi­bi, guslde çıkarılabilmekdedir. Altına su sızacağı için çıkarmağa bi­le lüzûm yokdur. Bu yüce imâmın söylemediği sözü, söyledi demek bir din adamına yakışır mı? Söylenmemiş bir söze uyarak amel edi­lir demek, havanda hava dövmek gibi olmaz mı?
5- (Kaplama ve dolgusu olanların abdestde ve guslde mâlikî ve­yâ şâfi’î mezhebini taklîd etmelerine lüzûm yokdur. Zîrâ, imâm-ı Muhammedin cevâzı vardır) demiş.
Kaplama ve dolgusu olanın, Hanefî mezhebinde guslü sahîh ol­madığı için, abdestde ve guslde (Mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklî­de niyyet etmesi) lâzımdır diyoruz. Çünki, Hanefî mezhebi âlimle­ri, (Zarûret olsa da, olmasa da, farza mâni’ olan şeyi yapan kimse, başka mezhebe uyarak, bu farzı terk edebilir) demişlerdir. Bu fet­vânın muhtâr olduğu, İbni Âbidînde, nemâz vaktleri sonunda ya­zılıdır. Buna uyarak, birçok işin yapılmasına izn vermişlerdir. Bu fetvâ, Hanefî mezhebinde olanların diş kaplatmalarına ve doldurt­malarına da izn vermekdedir. İmâm-ı Muhammed “rahime-hulla­hü teâlâ”, diş kaplatanların gusl abdestleri sahîh olur demedi. Sal­lanan dişleri gümüş tel ile bağlamak câiz olduğu gibi, altın tel ile de bağlamak câiz olur dedi. Çünki, bağlanan diş ağzı yıkarken çıkarı­labilir. Altına su sızacağı için çıkarmağa lüzûm da olmaz. İmâm-ı Muhammed, kaplama dişi olanın gusl abdesti câiz olur dedi de­mek, bu yüce imâma iftirâ olur ve müslimânları aldatmak olur.
 
6- Kaplama ve dolgusu olanların gusl abdesti alırken (Mâlikî veyâ şâfi’î mezhebine uyuyorum) diye niyyet etmelerine lüzûm olmadığını isbât edebilmek için, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kolaylaşdırınız, zorluk çıkarmayınız!) hadîs-i şerîfini ileri sürmek, şaşılacak bir şeydir. Bu hadîs-i şerîf, câiz ol­masa da, kolayınıza gelen şeyleri yapınız demek değildir. Bir mes’ele üzerinde çeşidli ictihâdlar varsa veyâ mubâh olan birşe­yi yapmakda çeşidli yollar bildirilmiş ise, bunlar arasından kola­yını seçiniz demekdir. Ya’nî islâmiyyetin izn verdiği kolaylıkla­rı yapınız demekdir. Bu hadîs-i şerîfi, Abdülganî Nablüsî “rahi­me-hullahü teâlâ”, (Hadîka) kitâbının ikiyüziki (202) ve (207). ci sahîfelerinde ve Muhammed Hâdimî “rahime-hullahü teâlâ”, (Be­rîka) kitâbının yüzseksen [180]. ci sahîfesinde açıklamışlardır. Mü­nâfıklar ve mezhebsizler, bu hadîs-i şerîfi ileri sürerek, islâmiyye­tin dışına taşmakda, müslimânları aldatmak için, tuzak olarak kul­lanmakdadırlar.
7- (Diş doldurtmak için son zemânlarda Mûsâ Kâzım efendi de fetvâ vermişdir) sözü, vesîka olamaz. Fetvânın fıkh kitâblarından alınmış olması ve alınmış olduğu kitâbdaki mehaz olan yazının fet­vâ altında bildirilmesi lâzımdır. Mûsâ Kâzım efendi böyle yapma­mış, kendi mantığı ve düşüncesi ile birçok yanlış fetvâlar vermişdir. Meşrûtiyyetin i’lânından sonra, ittihâdcıların iş başına getirdikleri câhil, hattâ mason din adamları böyle bozuk fetvâlar vermekden çekinmemişlerdir. Müslimânın uyanık olması, masonların ve mez­hebsizlerin, münâfıkların ve bid’at sâhiblerinin, bölücülerin güler yüzlerine ve tatlı sözlerine aldanmaması, onların yazılarına değil, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitâblarına uyması ve bu kitâblara uyan hakîkî din adamlarına tâbi’ olması lâ­zımdır.
8- İmâm-ı Ahmed Rabbânî hazretlerinin (Mektûbât) kitâbının üçüncü cild, yirmiikinci mektûbunun sonunda yazılı, (Müslimânla­rı sıkışdırmak, onları incitmek harâmdır. Şâfi’î âlimleri, kendi mez­heblerinde yapılması güçleşen şeylerin Hanefî mezhebine göre ya­pılmasına fetvâ vermiş, müslimânların işini kolaylaşdırmışlardır) sözleri, (Mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd etdirmek, müslimânla­ra güçlük çıkarmakdır) diyenlerin haklı olduğunu göstermek şöyle dursun, bu yazıyı dikkat ile okuyan kimse, diş kaplatmak ve dol­durtmak için mâlikî veyâ şâfi’î mezhebine göre gusl etmeğe niyyet etmenin lâzım olduğunu ve böyle yapmanın müslimânlara kolaylık olduğunu iyi anlar. [(Se’âdet-i Ebediyye) 70.ci sahîfeye bakınız!]
9- (Kaplama ve dolgusu olanların bu mes’elede başka mezhe­be geçmelerine fetvâ verenler olduğunu ve bu mevzû’da yazılar neşr etdiklerini müşâhede ediyoruz) sözü de iftirâdır. Biz hiçbir ki­tâbımızda, diş kaplatanın ve dolduranın Hanefî mezhebinden çı­karak, mâlikî veyâ şâfi’î mezhebine geçmesi lâzım olduğunu bildir­medik. Bunların yalnız gusl ve abdest ve nemâz için niyyet eder­ken, veyâ unutursa, nemâzdan sonra hâtırladığı zemân, (Mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd etmeğe) niyyet etmeleri lâzım geldiği­ni yazdık. Bu ise, Hanefî mezhebinden çıkarak mâlikî veyâ şâfi’î mezhebine geçmek değildir. Diş kaplatmak veyâ doldurtmak, Ha­nefî mezhebinde guslün sahîh olmasına mâni’ oluyor. Mâlikî ve­yâ şâfi’î mezhebinde ise mâni’ olmuyor. Hanefî mezhebinde olan bir kimsenin, diş kaplatınca veyâ doldurunca gusle, abdeste ve ne­mâza niyyet ederken, mâlikî veyâ şâfi’î mezhebine göre de niyyet etmesinin lâzım olduğunu, imâm-ı Rabbânî hazretlerinin yukarıda­ki mektûbu gösterdiği gibi, fıkh kitâbları da yazmakdadır. Meselâ, (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesinde, nemâz vaktlerini anlatırken diyor ki, (Zarûret olmasa da, başka mezheb taklîd edilir. Fekat, o mezhebin şartlarını yerine getirmek lâzımdır. Çünki, hükm-i müleffak, söz­birliği ile bâtıldır. Şâfi’î mezhebini taklîd edenin, imâm arkasında Fâtiha okuması ve zî-rahm mahrem olmıyan kadının cildine doku­nunca abdestini tâzelemesi ve çok az necâsetden sakınması lâzım­dır.) (Dürr-ül-muhtâr)da nemâz vaktlerinin sonunda diyor ki, (Za­rûret olduğu zemân başka mezheb taklîd edilir. Fekat, o mezhebin şartlarını yerine getirmek de lâzımdır. Mezhebleri telfîk etmenin bâtıl olduğu söz birliği ile bildirildi.) İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ” bunu açıklarken, (Zarûret yok iken de, hattâ, amelden son­ra da taklîd edilir) diyor. (Fetâvel-hadîsiyye)de 113. sahîfede diyor ki, (İmâm-ı Sübkî buyurdu ki, şer’î bir ihtiyâcı gidermek için başka mezheb taklîd edilir.) Abdülganî Nablüsî “rahime-hullahü teâlâ”, (Hülâsat-üt-tahkîk) kitâbında diyor ki, (Şeyh Abdürrahmân İmâdî “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki, Hanefî mezhebinde olan kim­se, zarûret olduğu zemân, diğer üç mezhebden birini taklîd ederek bir farzı terk edebilir. Fekat, o mezhebin o işdeki şartlarına uyma­sı lâzımdır. Zarûret olmadan da, taklîd etmesi câiz olur diyen âlim­ler çokdur.)
Fıkh âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” yukarıdaki be­yânlarından anlaşılıyor ki, zarûret ile veyâ zarûret olmadan yapı­lan birşey, farzın yapılmasına mâni’ olursa veyâ harâm işlemeğe sebeb olursa ve bunu önlemekde harac bulunursa, insan, kendi mezhebinin bildirdiği kolaylıklardan istifâde ederek o farzı ya­par. Mezhebin kolaylıkları ile de o farz yapılamazsa, o işin farz olmadığı başka bir mezhebe uyarak o ibâdet yapılır. O iş, dört mezhebde de farz ise veyâ başka mezhebin şartlarına uymak mümkin olmazsa, o şey zarûret ile yapılmış ise, ibâdetdeki o far­zı yapmak sâkıt olur. Ya’nî yapılmaması câiz olur. Fekat, zarûret ile yapılmamış ise veyâ zarûret ile, harac bulunan ve harac bu­lunmıyan birkaç şey yapılabilip, insan bu şeylerden dilediğini yapmakda serbest olup, harac bulunanı yaparsa, yine başka mez­hebi taklîd eder. Taklîd etmesine imkân olmazsa, o farzın yapıl­ması sâkıt olmaz. Harac bulunmıyan şeyi yaparak, o ibâdeti îfâ etmesi lâzım olur. Zarûret olmayıp, yalnız harac bulunmasında da böyledir. Haraca ya’nî zahmete, zorluğa sebeb olan şeyi yap­mamak lâzım olur. Diş çürümeğe başlayınca, şiddetli ağrı yapar.
Buna mâni’ olmak zarûret olur. Bunun için de, kaplama, dolgu yapmak veyâ protez yapmak lâzımdır. Protez yapmak, sıhhat için dahâ iyidir. Bugün Amerikalılar, çürümeğe başlıyan dişi hemen çı­karıp, yerine protez veyâ yarım yâhud bütün damaklı dişler yapı­yorlar. Ya’nî sun’î diş takıyorlar. Sun’î dişler, ağzı yıkarken çıkarı­labiliyor. Altları yıkanıyor. Bunun için, gusl abdestinin sahîh olma­sına mâni’ değildirler. Kaplama ve dolgu ve protez yapılan yerler­de, kaplama ve dolgu zarûret olmakdan çıkmakda, yalnız harac kalmakdadır. Protez yapdırmak istemeyip, kaplama ve dolgu yap­dıranların gusl abdesti alırken mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd etmeleri lâzımdır. Bu iki mezhebi taklîd mümkin olmasaydı, kap­lama ve dolgu yapdırmamaları, ağrı yapan dişi çıkarmaları, protez yapdırmaları lâzım olurdu.
Harac ya’nî zorluk olduğu zemân, başka mezhebi taklîd etmek mezheb değişdirmek demek değildir. Başka mezhebi taklîd eden bir hanefî, hanefî mezhebinden çıkmış değildir. Meselâ, derisinden kan çıkınca da, abdest almakda ve vitr nemâzını vâcib olarak kıl­makdadır. Gusl abdesti için taklîd edilince, yalnız guslde, abdestde ve nemâzda mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd etmekdedir. Taklîd etdiği mezhebin bir şartını, zarûret yok iken yapmazsa, bu ibâdet­leri sahîh olmaz. İki mezhebi zarûretsiz karışdırmış, (Telfîk) etmiş olur. Guslü ve nemâzı iki mezhebe göre de sahîh olmaz. Tekrâr edelim ki, mezheb taklîdi, yalnız niyyet etmekle, lâf ile olmaz. İkin­ci mezhebin farzlarını, müfsidlerini öğrenmek ve bunların hepsine uymak şartdır.
Dişlerinde kaplama veyâ dolgusu olduğu için mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd edenin nemâzlarının bu mezhebe de uygun ol­ması lâzım olduğundan, nemâzın bu mezhebe göre farzlarını bil­mek lâzımdır. Aşağıdaki yazılar, (El-fıkh-ü alel-mezâhib-ül-er­be’a) kitâbından terceme edildi: Nemâz, islâm dîninin temellerin­den en mühimmidir. Allahü teâlâ, kendisine ibâdet ve ni’metleri­ne şükr etmek istiyenlere nemâz kılmalarını emr etmişdir. Her gün, beş vaktde, nemâz kılmağı farz etmişdir. Hadîs-i şerîfde, (Al­lahü teâlâ, kullarına hergün beş kerre nemâz kılmalarını emr etdi. Bu emri, birinci vazîfe bilerek yapanı Cennete sokacağını söz ver­di) buyuruldu. Nemâzın şânını, yüksekliğini bildiren ve nemâz kıl­mağa teşvîk eden, çok hadîs-i şerîf vardır. Bu emre ehemmiyyet vermiyene ve nemâz kılmakda tenbellik edene çok acı azâblar ya­pılacağı bildirilmişdir. Nemâz kılmak, kalbleri temizler. Günâhla­rın afv edilmelerine sebeb olur. Fekat, kulluk vazîfesi olduğunu düşünmeden, şehvetlerini, dünyâ çıkarlarını düşünerek kılınan nemâz, şartlarına uygun olup, sahîh olsa bile, dünyâda ve âhıretde
fâidesi olmaz. Nemâz kılarken, Allahü teâlânın büyüklüğünü, Onun emrini yapmağı düşünmek lâzımdır. Ancak, böyle kılınan nemâz, kalbi temizler. İnsanı kötülük yapmakdan korur. Allahü teâlâ, insanın kalbine bakar. Görünüşüne, hareketlerine bak­maz. Ya’nî temiz niyyet ile, Allah korkusu ile yapılan iyilikleri kabûl eder. Nemâz kılarken, önce niyyeti düzeltmek, sonra farz­larına, şartlarına uygun ve avret mahalli örtülü kılmak lâzımdır. Bedeni, rûhu ile birlikde olarak nemâz kılmalıdır. Nemâz kılar­ken, Allahü teâlânın, kendisini gördüğünü, okuduklarını işitdiği­ni, düşündüklerini bildiğini unutmamalıdır. Böyle kuldan, kim­seye zarar gelmez. Herkese iyilik yapar. Vatanına, milletine fâ­ideli olur.
Nemâz, lugatda, iyilik istemek, birinin iyiliği için düâ etmek de­mekdir. İslâmiyyetde nemâz, emr edilen hareketleri yaparak, emr edilen şeyleri okumakdır. Nemâza (İftitâh tekbîri) ile başlanır. Se­lâm vermekle biter.
Hanefî mezhebinde, dört dürlü nemâz vardır: Farz-ı ayn olan, farz-ı kifâye olan, vâcib olan ve nâfile olan nemâzlar. Sünnetlerin hepsine nâfile nemâz denir.
198 - Şâfi’î mezhebinde, nemâzın şartları iki kısmdır: Vücûb şartları ve sıhhatinin şartları. Nemâzın vücûbünün şartları, şâfi’îde altıdır: Bu altı şart kimde varsa, onun nemâz kılması lâzımdır. Müs­limân olmak, nemâzın emr olduğunu işitmek, âkıl ve bâlig olmak. Hayzdan ve nifâsdan temiz olmak, işitir ve görür olmak. Nemâzın sahîh olması için, şâfi’î mezhebinde yedi şart vardır: Hadesden ta­hâret [ya’nî, abdest almak ve gusl etmek], necâsetden tahâret [ya’nî bedenin, elbisenin ve nemâz kılacağı yerin temiz olması], setr-i av­ret [ya’nî, avret yerini örtmek], istikbâl-i kıble, nemâz vaktinin gel­diğini bilmek, nemâzın farzlarını, müfsidlerini [ya’nî, nemâzı bozan şeyleri] bilmek ve müfsidlerden sakınmakdır.
Şâfi’î mezhebinde abdestin farzları altıdır: Birincisi, yüzü yı­kamağa başlarken niyyet etmekdir. Elleri, ağzı, burnu yıkarken yapılan niyyet sahîh olmaz. İkinci farz, yüzü yıkamakdır. Şâfi’îde çenenin altını ve sarkan sakalı yıkamak da farzdır. Seyrek olup, altındaki deri görünen sakalı tahlîl ederek, altındaki deriyi ıslat­mak da farzdır. Sık sakalın tahlîli sünnetdir. Üçüncü farz, kolları, dirsekleri ile birlikde yıkamakdır. Tırnak altındaki kirleri temiz­leyip, altlarındaki deriyi ıslatmak lâzımdır. Dördüncü farz, başın, az olsa da, bir kısmını mesh etmekdir. El ile mesh şart değildir. Bir kısmına su serpmekle de olur. Sarkan saçı mesh, sahîh ol­maz. Beşinci farz, ayakları, hanefîde olduğu gibi yıkamakdır. Al-tıncı farz, tertîb, yukarıda bildirilen dört uzvu, sırayı bozmadan yıkamakdır. Sırayı bozunca, abdest sahîh olmaz. Sıra ile yıkamak, hanbelîde de farzdır. Mâlikîde ve hanefîde ise, sünnetdir.
Bevl, mezî ve vedîden biri çıkınca, dört mezhebde de abdest bozulur. Nikâhları ebedî harâm olan 18 kişiden başka ihtiyâr er­kek, ihtiyâr kadın dahî derileri birbirlerine dokununca, biri ölü ol­sa dahî şâfi’îde ikisinin de abdesti bozulur. Mesti açık olarak giyip, sonra bağ veyâ başka şeyle kapamak, dört mezhebde de câizdir. Örtdükden sonra hiç delik bulunmaması şâfi’îde şartdır.
Şâfi’îde guslün farzı ikidir: Birincisi, niyyet etmekdir. İkincisi, bütün bedeni yıkamakdır. İlk yıkamağa başlarken niyyet etmek lâ­zımdır. Dahâ önce edilirse, gusl sahîh olmaz. Kadının da, örgülü saçı çözüp, arasını ıslatması farzdır. Sünnet derisinin altını yıka­mak farz olduğu için, şâfi’îde sünnet olmak vâcibdir.
Şâfi’îde, leşin bütün a’zâsı, kemiği, derisi, kılı, kanadı, yünü necsdir. Hanefîde, kemiği, tırnağı, gagası, pençesi, boynuzu, kılı temizdir. Şâfi’îde, köpeğin her yeri necsdir. Her çeşid kan ve sarı su kıyh ya’nî cerâhat necsdir. Renksiz su, ter, temizdir. Hanefîde renksiz su, hastalıkla akarsa, necsdir. Kabarcıklardan çıkan su, hastalıkla olmadığı için, tâhirdir. İnsanın ve eti yinmiyen hayvân­ların hattâ süt emen sabînin pislikleri, idrârları ve kusmukları her mezhebde necsdir. Merkeb ve katır böyledir. Hanefîde, bunlar­dan kuşların necâsetleri, hafîfdir. Şâfi’îde, eti yinen hayvânların pislikleri, bevlleri de necsdir. Hanefîde ise, hafîfe olup havada pis­liyen, eti yinen kuşlarınki tâhirdir. Şâfi’îde, insanın ve hayvânların menîsi tâhirdir. Diğer üç mezhebde, menî, mezî ve vedî necsdir. Mezî, zevk zemânında çıkan, renksiz sıvıdır. Vedî, idrârdan sonra gelen beyâz sıvıdır. Mi’deden gelmiyen kusmuklar, iki mezhebde de temizdir. Kâfirin ve fâsıkın ve cünübün ve eti yinen hayvânla­rın ve atın artıkları temizdir. Hınzırdan başka, eti yinmiyen hay­vânların sütleri, hanefîde tâhirdir. Diğer üç mezhebde necsdir. Necâset ateş ile yakılınca, külü ve dumanı ve zemân ile toprak olunca, hanefîde tâhir olur. Diğer üç mezhebde tâhir olmaz. Üzümden, hurmadan ve herşeyden elde edilen serhoş edici mâ­yı’lerin [sıvıların] hepsi dört mezhebde de necsdir. [Biranın ve is­pirtonun kaba necâset oldukları, buradan anlaşılmakdadır. Çünki, hanefîden başka, üç mezhebde, necâsetlerin her çeşidi kabadır. Hafîf necâset yokdur.]
[Abdestde ve guslde kullanılmış olan (Mâ-i müsta’mel) denilen su, üç mezhebde, yalnız tâhirdir. Fekat, mutahhir değildir. Ya’nî temizdir. Fekat, temizleyici değildir. Mâlikîde, hem tâhirdir, hem de mutahhirdir. (Mîzân).]
Mâlikîde, nemâz kılanın, necâseti temizlemesi farz veyâ vâcib değil, sünnetdir, dediler. Unutarak veyâ temizlemekden âciz ola­rak kılınan nemâzı, iki kavle göre de sahîh olur. Necâset bulundu­ğunu bilmiyerek veyâ bilip de ehemmiyyet vermiyerek kılmış ise, birinci kavle göre nemâzı sahîh olmaz. İkinci kavle göre sahîhdir. Diğer üç mezhebde, temizlenmesi farzdır.
Hanefîde, kedi ve fâre idrârının elbiseden temizlenmesinde, harac [meşakkat] ve zarûret olduğu bildirilerek, dirhemden fazlası da afv olundu. Necâsetden kalkıp, elbiseye konan sineğin bırakdı­ğı leke afv edildi. Ölü yıkayanın, üstüne sıçrayan müsta’mel su ve necâset karışmış sokak çamuru ve hafîf necâsetin, elbisenin veyâ bedenin dörtde birinden az kısmına bulaşması afv edildi. Necâset­lerin bir mâyı’a karışmasında, hafîfe veyâ galîza olmalarına ve mik­dârlarına bakılmaz. Mâyı’ hemen necs olur.
Şâfi’îde, görülmiyecek kadar az necâset ve necâsetden ateş te’sîri ile çıkan buhârın azı ve ateş ile ısıtmadan çıkanın çoğu afv edilmişdir. Taş ile tahâretlenince kalan necâset eseri, nemâzına mâni’ olmaz. Sokakda, necâset karışık çamurun elbiseye, bedene sıçraması, meyvede ve peynirde hâsıl olan kurtcağızlar, peynir ya­pılan kuzu mi’desindeki madde, ilâcları ve kokuları islâh için, içle­rine konulan necs mâyı’ler afv edilmişdir. Sinek tersleri [pislikleri], havzdaki balık pisliği, uyuyanın ağzından gelen sarı su, abdest alı­nan havzlarda az fâre tersi, necs yara üstüne konan yakıya bulaşan, çocuğun ağzından memeye bulaşan necâset, akıcı kanı olmıyan hayvânın öldüğü su, veşm [ve şırınga iğnesi] yerinden çıkan kana karışan ilâc, burundan, kulakdan, gözden çıkan kanın az mikdârı, kabarcık, çıban veyâ yaradan çıkan kanın, kendi sıkıp çıkarmamış ise ve uzva yayılmamış ise, elbiseye bulaşan fazla mikdârı da, ken­di çıkarmış ise az mikdârı ve hacamat, iğne yerinden çıkan çok mikdârı, şâfi’îde afv edilmişlerdir.
[Şâfi’î mezhebine göre, (özr sâhibi) olanın, her nemâz vakti gi­rince, önce istincâ etmesi, sonra akıntıyı durdurmak için, pamuk koyması veyâ bez ile sarması, sonra hemen abdest alıp, nemâz kıl­ması lâzımdır. Nemâz kılarken, akıntı pamukdan dışarı taşarsa, ne­mâzı fâsid olmaz. Abdest alırken, (nemâz kılmak için abdest alma­ğa) niyyet etmesi lâzımdır. Nemâz vakti çıkınca, yeniden istincâ ve abdest almak lâzım olur. Şâfi’îde, dokuz yaşından küçük kızdan gelen ve büyük olanlarda 24 sâatdan az ve onbeş günden çok de­vâm eden kana, (İstihâza) kanı denir.]
Hanefîde, iftitâh tekbîrini, vakt çıkmadan alırsa, nemâz vak­tinde kılınmış olur. Nemâzın hepsi, vakt çıkmadan temâm ol­mazsa, küçük günâh olur. Mâlikîde ve şâfi’îde, bir rek’atin hep­si vakt içinde olmazsa, o nemâz edâ olmaz, kazâ olur. Şâfi’î mez­hebinde de, beş vakt nemâzı, vaktlerinin evvelinde kılmak efdal­dir. Kadının sarkan saçları, şâfi’îde de avretdir. Avretini açarsa, ne­mâzı hemen bozulur. İnce kumaş altındaki cildin rengi belli olursa, nemâz bâtıl olur. Örtü cilde yapışıp, uzvun şekli belli olursa, bâtıl olmaz. Çıplak olan, örtü bulmak ümmîdi varsa, vaktin sonuna ka­dar beklemesi vâcib olur.
Nemâz dışında da, avret mahallini, kendinden ve başkasından örtmek farzdır. Zarûret olunca, zarûret mikdârı açılır. Müslimân kadının, yabancı erkekler ve kâfir, mürted ve fâsık kadınlar yanın­da örtünmeleri farzdır. [Üç mezhebde, yalnız yüzlerinin ve elleri­nin, hanefîde ise ayaklarının da avret olmadığı (Mîzân-ül-kübrâ)da yazılıdır.] Hanbelîde, kâfir kadınlarına da örtünmez. Şâfi’îde, kü­çük çocuğun avret yeri, terbiye edenden başkasına harâmdır. Er-keğin dizi, hanefîde avretdir. Diğer üç mezhebde değildir. Uyluk­ları her mezhebde harâmdır. Mekkede olanın, nemâzını Kâ’benin binâsına karşı kılması farzdır. Mekkeden uzakda olan için de şâ­fi’îde böyledir. Zan-nı gâlibi Kâ’beye karşı olmalıdır. Kıble ciheti, âdil olan bir müslimâna sorarak, câmi’ mihrablarına, güneşin kıble sâatine gelmesine, yıldızlara, pusulaya bakarak anlaşılır. Bunlarla anlıyamazsa, araşdırır. Yine bulamazsa, nemâz kılanlara tâbi’ olur. Şâfi’îde nemâzın içinde olan farzlar onüçdür: Beşi ağız ile, sekizi kalb ve beden ile yapılır. Ağız ile olanlar, iftitâh tekbîri, her rek’at­de Fâtiha okumak, son rek’atde teşehhüd okumak, salevât oku­mak, birinci selâmı söylemekdir. Kalb ve beden ile yapılanlar: Niy­yet, kıyâm, rükû’, kavmede dik durmak, iki secde arasındaki celse­de oturmak, son rek’atde teşehhüd mikdârı oturmak, bunları sıra­sı ile yapmakdır. Şâfi’îde niyyet ederken, nemâzın farz olduğuna, nemâzın şeklini, ya’nî oturmağı, rükû’unu, secdelerini, selâm ver­mesini düşünmek, hangi nemâzı kılacağını niyyet etmek lâzımdır. Niyyet, iftitâh tekbîrini söylerken yapılır. Edâ veyâ kazâ olduğunu niyyet etmek şart değildir. Bu ikisini birbiri yerine düşünürse, ne­mâzı sahîh olmaz. Rek’at adedi de böyledir. Sünnetlerin de cinsi­ni, farzdan evvel veyâ sonra olduklarını niyyet lâzımdır. Yalnız kı­lan, nemâzı arasında hâsıl olan cemâ’ate uyabilir. Nemâza başlar­ken, tekbîr getirmek, dört mezhebde de farzdır. Hanefîde, tekbîr olarak, (Allahü ekber) demek vâcibdir. Diğer üç mezhebde farz­dır. İftitâh tekbîrinin sahîh olması için, şâfi’îde onbeş şart vardır: Arabî olmak, farz nemâza ayakda niyyet etmek, Allahü ekber de­mek, (ber) derken uzatmamak, (be)yi şeddeli okumamak, iki keli­menin arasında veyâ önce (vav) harfi okumamak, iki kelime ara­sında durmamak. Allahul-ekber veyâ Allahul’azîm ekber demek câizdir. Kendi işitecek kadar sesli okumak, nemâz vakti girmiş ol­mak, Kıbleye karşı söylemek, imâmdan sonra söylemek lâzımdır.
Sünnet ve nâfile nemâzları ayakda kılmak farz değildir. Hane­fîde Fâtiha okumak vâcibdir. Diğer üç mezhebde farzdır. Şâfi’îde, imâm arkasında, cemâ’atin Fâtiha okumaları farzdır. Hanefîde ve mâlikîde farz değildir.
Şâfi’îde nemâzın sünnetlerinden birisi, imâmın ve yalnız kıla­nın, sabâh, akşam, yatsı nemâzlarında, Fâtiha ve zamm-ı sûreyi yüksek sesle okumakdır. Yabancı erkek yanında olmadığı zemân, kadın da yüksek sesle okur. Cemâ’at, kendi işitecek kadar, sessiz okur. İmâm yüksek sesle okuduğu zemân, cemâ’at, imâm ile bir­likde ve yanındaki işitecek kadar yüksek sesle âmîn der. Sessiz okuduğu zemân ve kendi okuyunca sessiz der. İmâmın, yüksek sesle okuduğu nemâzlarda, Fâtihayı okudukdan sonra, cemâ’atin de Fâtihayı okuyacakları vakt kadar susup veyâ sessiz birşey oku­yup, bundan sonra, zamm-ı sûre okunmağa başlaması sünnetdir. [Buradan anlaşılıyor ki, imâm yüksek sesle Fâtiha okurken ce­mâ’at okumayıp, imâmı dinlerler. İmâm ile birlikde âmîn dedik­den sonra, Fâtiha okurlar.] İmâm Fâtihayı bitirdikden sonra uyan, Fâtihayı okumaz. Üç mezhebde, kendi işitecek kadar sesli oku­mak farzdır. Mâlikîde farz değil, müstehabdır. Eli üzerine secde, üç mezhebde sahîh değildir. Hanefîde mekrûhdur. Secdede, kalça başdan ve sırtdan aşağıda kalmıyacak kadar yükseğe secde câiz­dir. Hanefîde ise, secde yerinin, dizlerin konduğu yerden yarım zrâ’ [yirmibeş santimetre] yüksek olması câizdir. Fekat, mekrûh­dur. Câmi’de boş yer yoksa, önündekinin arkasına secde edilebi­lir. Fekat, öndekinin aynı nemâzı kılmakda olması ve yere secde etmesi lâzımdır. Mâlikîde ve şâfi’îde nemâzın vâcibleri yokdur. Hanbelîde ve şâfi’îde, nemâzın sünneti, müstehabı demekdir. Bunları terk edene, bir cezâ yapılmaz. Yalnız, sevâbından mah­rûm olur. Sesli okunan nemâzlarda, Fâtihadan sonra, yüksek ses­le âmîn denir. Ayakda eller, göbek üstünde, biraz solda bağlanır. Ayakda, Fâtihadan sonra, bir sûre okumak, hanefîde vâcib, diğer üç mezhebde sünnetdir. Şâfi’îde, her rek’atda E’ûzüyü okumak sünnetdir ve Fâtihadan evvel Besmele okumak farzdır. Okumaz­sa, nemâzı sahîh olmaz. Zamm-ı sûreleri rükû’da temâmlamak, dört mezhebde de mekrûhdur. Fâtihayı temâmlamak ise, hanefîde mekrûhdur. Diğer üç mezhebde, nemâzı ifsâd eder. Kalbi meşgûl etmiyen canlı resmi nerde bulunursa bulunsun, şâfi’îde, nemâzı mekrûh yapmaz. Özrlü olanın özrsüz olana ve başka mezhebde ola­na imâm olması şâfi’îde ve mâlikîde sahîhdir. Aynı imâma uyan ka­dın, erkeğin yanında veyâ önünde ise, üç mezhebde, ikisinin de ne­mâzı bozulmaz. Hanefîde ise, iki yanında ve arkasında kılan erkek­lerin nemâzları bâtıl olur. Fekat, nemâzda iken imâma uyan kadı­na, imâm veyâ cemâ’atden biri, geri çekilmesi için eli ile işâret eder,
o da çekilmezse veyâ imâm, kadınlara imâm olmağa niyyet etme­miş ise, kadının nemâzı fâsid olur, erkeğin olmaz. Bir hizâda, bir rükn mikdârı durmamış ise veyâ biri, bir adam boyundan fazla yük­sekde kılıyorsa yâhud aralarında dikili baston, direk veyâ bir adam duracak kadar boşluk varsa, ikisinin de bozulmaz. Aynı imâma uy­mamış iseler de, bozulmaz ise de, kadın için tahrîmen mekrûh olur. Abdesti, guslü, teyemmümü, mest veyâ cebîre üzerine meshi boza­cak birşey, selâm vermeden önce hâsıl olursa, üç mezhebde nemâz bozulur. Son teşehhüdü okumağı bitirmeden önce olursa, hanefîde de bozulur. Beş vakt nemâzdan sonra, hemen bir âyetelkürsî ve doksandokuz tesbîh ve bir tehlîl okumak müstehabdır. Farzdan ve­yâ son sünnetden sonra okunurlar. Şâfi’îde birincisi, hanefîde ikin­cisi efdaldir. Sonra, düâ edilir.
199 -(El-fıkh-u alel-mezâhib-il erbe’a)da diyor ki, (Mâlikî mezhebinde, sağlam insandan çıkan bevl, menî, mezî, vedî, isti­hâza kanı, gâit ve yel abdesti bozar. Taş, solucan, cerâhat, sarı su, kan çıkınca bozulmaz. Abdesti bozanlar, hastalık ile çıkarsa ve çıkması men’ olunamazsa, meselâ bevl, bir nemâz vaktinin yarı­sından çok devâm eder ve çıkma zemânı belli olmazsa, abdesti bozmaz. İkinci kavle göre, bu üç şart olmasa da, hastanın abdes­ti bozulmaz. Çıkmadığı zemân abdest alması müstehab olur. Ha­nefî mezhebindeki özr sâhibi hastaların, ihtiyârların, abdest al­makda harac ve meşakkat olduğu zemân, bu kavli taklîd etmele­ri sahîh olur. Bevlin kesildiği zemânı belli ise, bu zemânda abdest alması iyi olur. İstibrâ zemânı uzun süren veyâ sonraları damla­yan ve bir nemâz vakti devâmlı akmadığı için özrlü olamıyan ha­nefî ve şâfi’îler, mâlikî mezhebini taklîd eder. Bunun için, abdes­te ve gusle başlarken niyyet eder. Abdestde ve guslde her uzvu el ile veyâ havlu ile hafîf delk etmeli, sığamalı, abdestde başın her yerini mesh etmelidir. Kulaklar üstündeki cild, baş demekdir. Mesh edilmesi farzdır. Bu cildin, yüz sayılarak gasl edilmesi, ha­nefî kitâblarında yazılı değildir. Her uzvu aralıksız yıkamak farz­dır. Kulakları mesh için elleri yeniden ıslatmak sünnetdir. Lezzet kasd ederek, nikâhlamak câiz olan kadının cildine, saçına dokun­mak ve avucunun veyâ parmaklarının içi veyâ yanları ile zekeri­ne dokunmak, abdest aldığında veyâ bozulduğunda şübhe etmek abdestini bozar. Guslde ağzı ve burnu yıkamak farz değil, sün­netdir. Örgülü saçı çözüp mesh etmek lâzımdır. Mest üzerine meshin müddeti yokdur. Her nemâz vakti için ayrı teyemmüm ya­pılır. Kelb [köpek] ve hınzır [domuz] necs değildir. Fekat, yenil­
meleri harâmdır. Balığın dahî kanı necsdir. Eti yinen hayvânların bevli ve gâiti tâhirdir. Necâsetden tahâret bir kavle göre farz, diğer kavle göre sünnetdir. Bâsûr, idrâr, gâita damlaları bedene, çamaşı­ra bulaşırsa afv olur. İnsanın ve hayvânın kanının, yara, çiban su­yunun avuç içi kadarı afv olur. Nemâzda her rek’atde Fâtiha oku­mak, bir omuzuna selâm vermek ve iki secde arasında oturmak ve rükû’da, secdelerde tumânînet [sâkin durmak] farzdır. İmâmın giz­li okuduğu rek’atlerde cemâ’atin Fâtiha okumaları müstehab, âşi­kâre okuduğu zemân cemâ’atin de okuması mekrûhdur. Kıyâmda, sağ el sol elin üstünde olarak, göğüs ile göbek arasına koymak ve­yâ iki eli iki yana salıvermek müstehabdır. Farzlarda (E’ûzü...) okumak mekrûhdur. Fâtihayı rükû’da temâmlamak nemâzı bo­zar.) Müsâfir ile mukîmin birbirlerine imâm olmaları hanefîde câ­iz, mâlikîde mekrûhdur. Mâlikîyi taklîd eden hanefî, üç gün kalma­ğa niyyet etdiği yerde, dördüncü günde farzları dört rek’at kılma­ğa başlar. Mukîm ile cemâ’at yapabilirler. Çünki, mekrûhda kendi mezhebine tâbi’ olur.
200 - Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
Bir müslimânda üç şey bulunmazsa, ehl-i Cennetdir:
1-Kibr, 2-Hased, 3-Hıyânet.
Her musîbete ve belâya sabr etmek, şikâyet etmemek lâzım­dır. Zîrâ, sabrı bulunmıyan insanların dinleri kolaylıkla helâk olur. Derd ve belâ çekenlere sevâb olmaz. Derd ve belâlara sabr edenlere, bunları Allahü teâlâdan bilip, Ona yalvaranlara sevâb vardır.
201 -Bir müslimân: Dünyâda azîz, âhıretde sa’îd olmasını ister­se, kendisinde şu üç huy bulunsun:
1- Mahlûkatdan hiçbir şey beklememek.
2- Müslimânları [ve zimmî kâfirleri, ölmüş iseler de] gîbet et­memek.
3- Başkasının hakkı olan bir şeyi almamak.
Allahü teâlâ üç şeyi çok sever:
1- Cömertlik.
2- Korkmadığı kimsenin yanında doğruyu söylemek.
3- Gizli yerlerde de Allahü teâlâdan korkmak.
Allahü teâlâ, Tûr-i Sinâda, Mûsâ aleyhisselâma buyurdu ki: (Bir kimseye, Hak teâlâdan kork deseler, o kimse de Allahdan korkmağı bana mı öğretiyorsun, sen Allahdan kork derse, en fenâ insan odur.)
202 - Kimsenin günâhını başına kakma! Müslimân olsun, kâ­fir olsun, bir kimsenin hakkını alıp da tevbe etmeyip onunla halâl­laşmazsan, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” sana la’net eder. Ana-babanın ve dînini öğreten hocasının meşrû’ olan emrle­rine âsî olanlar da mel’ûndur. Allahü teâlânın rızâsının gayrine, meselâ falanca kimseye diyerek kurban kesenler de bu la’net hal­kasına dâhildirler. Kızına zinâ etdiren, çıplak gezdiren, evlâdlarına îmânı, harâmları öğretmiyen babalar ve analar ve Allahü teâlâdan başkasına ibâdet ve secde edenler de mel’ûndurlar.
[Abdülganî Nablüsî “rahime-hullahü teâlâ” (Hadîka)da el ile yapılan günâhları anlatırken diyor ki: (Zor ile gasb edilen ve rüşvet olarak alınan, çalınan mallara ve kendinde emânet olan malları ti­câretde kullanarak elde edilen kâra ve Dâr-ül-harbde ya’nî kâfir memleketlerine gidenin [tüccârın, seyyâhın], kâfirlerden, rızâları olmadan aldığı mala, (Mâl-ı habîs) denir. Bunları kullanması harâm olur. Sâhiblerine geri verilmeleri, sâhibleri bilinmiyorsa, fakîrlere sadaka verilmeleri lâzım olur. Başkasının [ve yetîmin] mülkünü, ondan iznsiz kullanmak harâmdır.) Müslimân, Dâr-ül-harbdeki kâ­firlerin bile mallarına, canlarına, ırzlarına dokunmaz. Nakl vâsıtala­rının ücretlerini öder. Kimseye hiyânet etmez.]
Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Bir kimse, birine su verse ve o da, ona karşı bir temennâ etse, eğilse, Allaha ortak koşmak olur.) Yine buyurdu ki: (El kaldırarak selâm vermek ve Allahdan başkasına yemîn eylemek de şirkdir.) Meselâ, (babanın canı için) diyerek yemîn etmemelidir.
[Yukarıdaki hadîs-i şerîfde, el kaldırarak selâm vermenin şirk ol­duğu bildirildi. Hanefî mezhebinin büyük âlimleri ya’nî ictihâd ma­kâmına yükselmiş olan âlimler buna benziyen hadîs-i şerîfleri karşı­laşdırmışlar, hanefî mezhebinin üsûl ve kavâ’id-i mezhebiyyesine göre incelemişler. Bu hadîsin mensûh olduğunu anlamışlardır. Uzakda olana, yalnız el kaldırarak selâm vermenin mekrûh olduğu­nu, söz ile ve el ile birlikde selâm vermenin kerâhetsiz câiz olduğu­nu anlamışlardır. Bunun gibi, İbni Âbidînde nemâzın mekrûhları sonunda yazılı hadîs-i şerîfde, (Nemâzlarınızı na’lın ile kılınız. Ye­hûdîlere benzemeyiniz!) buyuruldu. Hâlbuki, fıkh âlimleri, ayakları örtülü kılmanın sünnet, ayakları açık olarak kılmanın mekrûh oldu­ğunu bildirdiler. Yine bunlar gibi, (Hadîka)nın ikinci cildi, beşyüz­seksenbirinci sahîfesinde, (Saçını, sakalını siyâha boyayanlar, Cen­net kokusunu bulamazlar) hadîs-i şerîfini bildirdikden sonra, âlim­lerin hepsi, siyâha boyamak mekrûhdur dedi. Câiz diyenler de ol­du. (Mebsût)da böyle yazılıdır. Hazret-i Osmân ve hazret-i Hüseyn ve Ukbe bin Âmir ve İbni Sîrîn ve Ebû Bürde ve başkaları “rahi­me-hümullahü teâlâ” siyâha boyarlardı diyor. (Hadîka), ikinci cild, beşyüzseksenikinci sahîfede diyor ki, (Saç, sakal boyamakda, bu­lunduğu yerdekilerin âdetlerine uyulur. Bulunduğu şehrin âdetine uymamak, şöhret olur. Tahrîmen mekrûh olur.) (Mişkât)daki ha-dîs-i şerîfde, (Müşriklere muhâlefet edip, sakalınızı uzatınız!) bu­yuruldu. Hâlbuki, Hâdimî “rahime-hullahü teâlâ” (Berîka)nın bi­nikiyüzyirmidokuzuncu sahîfesinde, (Sakalı kazımak sünnete mu­hâlefet olur. Emr-i vücûbî olsaydı, harâm olurdu. Sakalı bir kabza [bir tutam] uzatmak sünnetdir. Bundan kısa yapmak ve kazımak câiz değildir. Ba’zı kimseler, sakalını kazıyanın veyâ kısaltanın imâm olması câiz olamaz. Yalnız kıldığı nemâz da mekrûh olur. Bu kimse mel’ûndur, diyorlar. Bu sözlerini (Tahâvî)den aldıklarını bildiriyorlar. Böyle sözler doğru değildir) diyor. Ehl-i kitâba [ya’nî yehûdîlere, hıristiyanlara] ve müşriklere, muhanneslere [ya’nî kö­tü oğlana] benzemek şiddetle men’ olunmakdadır. Tahtâvînin, (Merâk-ıl-felâh) hâşiyesi yüzseksenbeşinci sahîfesinde, (Ehl-i kitâ­ba benzemenin dereceleri vardır. Yimek, içmek gibi âdet olan za­rarsız şeylerde benzemek câizdir. Kötü, zararlı şeylerde teşebbüh kasd ederek benzemek harâmdır. Teşebbüh kasd etmezse câiz olur) diyor. Kâfirlerin dinlerine mahsûs olup, kâfirlik alâmeti olan şeylerde, kasd olmadan da benzemek küfr olur. Fâideli dünyâ işle­rinde benzemek câiz, hattâ sevâb olur.]
203 - Hiç kimseye la’net eyleme. Zîrâ, la’net eylediğin adam la’nete müstehak değil ise, yapdığın la’net sana döner.
Hayvânâta dahî la’net eyleme! Zîrâ, melekler, sana la’net eder­ler. Nemâzı terk edene, yüzüne karşı da, arkasından da la’net edi­lir. Zîrâ, farz olan nemâzı özrsüz terk eden, dört kitâbda da mel’ûndur. Elinden geldiği her zemân emr-i ma’rûf eyle, ya’nî islâ­miyyetin emrlerini söyle, fenâ şeylerden men’ et! Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Ahlâk-ı zemîme [ya’nî fenâ ahlâk] olan dört şeyden vazgeç, onlardan çok sakın:
1- Çok mal toplayıp, yimemek.
2- Hiç ölmiyecekmiş gibi dünyâya sarılmak.
3- Bahîl olmak [ya’nî, cimri olmak].
4- Harîs olmak.)
İnsanda hayâ olmak, îmân nişânıdır. Hayâsızlık, küfrü mûcib­dir. Hayâ, evvelâ Allahü teâlâya karşı olur.
204 - Herhangi bir işini, bahîl, ya’nî hasîs kimselere danışma! Çünki, seni sonra insanlar arasında rezîl ve rüsvâ eyler. Sâlih kim­se ile meşveret et! Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için çalışa­na (Sâlih kul) denir.

Kitap-Menü