Kötü huyların başı dörtdür

ÜÇÜNCÜ BÂB
Burada kötü ahlâk bildirilecekdir. İyi huyların anası, temeli dört iyi huy idi. Kötü huyların başı da dörtdür:
1 - Rezâlet, hikmetin zıddıdır.
2 - Cübn, korkmak, yüreksiz olmak, şecâ’atin zıddıdır.
3 - Fücûr, nefse uymak, günâh işlemek, iffetin zıddıdır.
4 - Cevr, zulmdür. Adâletin zıddıdır.
Her iyi huyun zıddı, karşılığı olan sayısız kötü huy vardır. Çün­ki iyilik demek, tam orta yol demekdir. Ortanın sağında, solunda olmak, iyilikden ayrılmak olur. Ortadan uzaklığı kadar, iyiliği aza­lır. Hak yol birdir. Sapık, bozuk yollar ise, çokdur. Hattâ sonsuz­dur. Doğru yola kavuşdukdan sonra, orada kalmak, oradan hiç çıkmamak çok zordur. Hûd sûresinin yüzonüçüncü âyetinde meâ­len, (Emr olunduğun doğru yolda bulun!) buyuruldu. Bu âyet-i ke­rîme indiği zemân, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Hûd sûresi, sakalıma ak düşürdü) buyurdu. Âyet-i kerîmede emr olu­nan istikâmeti yerine getirebilmek için, Peygamberler “aleyhimüs­salevâtü vetteslîmât”, Velîler, Sıddîklar “rahime-hümullahü teâlâ” şaşkına dönmüşlerdir. Bu korkudandır ki, Efdal-i kâinâtın “sallal­lahü aleyhi ve sellem” mubârek sakalına ak düşmüşdür. Doğru yolda bulunabilmek çok güç olduğu için, (Sırat köprüsü, kıldan in­ce, kılıncdan keskindir) buyuruldu. Fâtiha-i şerîfe sûresindeki âyet-i kerîmenin meâl-i şerîfi, (Doğru yola kavuşdurmasını Allahü teâlâdan dileyiniz!)dir. Mü’mine bu dünyâda, doğru yola yapışmak lâzımdır. Kıyâmet günü, Sırat köprüsünden geçebilmek için, dün­yâda, doğru yolda bulunmak gerekdir.
Evliyânın büyükleri “rahime-hümullahü teâlâ” buyuruyor ki, Muhbir-i sâdık, [ya’nî hep doğru söyleyici] “sallallahü aleyhi ve sellem”, kıyâmetdeki ni’metlerden ve azâblardan her ne haber verdi ise, onların hepsi, insanın bu dünyâda kazandığı huyların, ahlâkın ve amellerin sûretleridir. Oradaki görünüşleridir. Ahlâk­da ve amelde doğru yolda bulunmanın, oradaki sûreti, görünüşü de, sırat köprüsüdür denildi. Dünyâda doğru yolda bulunanlar, is­lâmiyyetden ayrılmıyanlar, orada sırat köprüsünü, çabuk geçecek,
ma’rifetler ve olgunluklar Cennetlerine ve iyi amellerin bağçeleri­ne kavuşacaklardır. Burada, din yoluna uymakda gevşek davra­nanlar, orada sırat köprüsünü düşe kalka geçeceklerdir. İslâmiy­yetin gösterdiği doğru i’tikâddan ve amellerden ayrılanlar, sağa, sola sapanlar, sıratdan geçemeyip Cehennem ateşine düşecekler­dir.
Zuhruf sûresinin otuzaltıncı âyetinde meâlen, (Nefsine uyarak, Allahü teâlânın dîninden yüz çevirenlere, dünyâda bir şeytân mu­sallat ederiz) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmeye bakarak, ba’zı âlimler dedi ki, hayr ve kemâl işleri yapdıran melekeyi, bir melek hâsıl eder. Ortadan sapdıran, kötülük yapdıran melekeyi de bir şeytân hâsıl eder. İkisinden biri, kıyâmetde o insana arkadaş olur. O hâl­de herkes, kendi huyuna ve ameline bakarak, âhıretdeki arkadaşı­nın nasıl olacağını anlıyabilir.
Orta yol deyince, iki şey anlaşılır: Birisi, herkesin anladığı gibi, birşeyin tam ortasıdır. Dâirenin merkezi, kutru böyledir. İkincisi, izâfî, takdîrî orta olmakdır. Ya’nî belli birşeyin ortasıdır. O şeyin ortası olduğu için, herşeyin ortası olmak lâzım gelmez. Ahlâk bil­gisinde kullanılan, bu ikinci ortadır. Bunun için, iyi huy, herkese göre farklı olur. Hattâ, zemâna ve mahalle göre de değişir. Birinde güzel olan bir huy, başkasında iyi olmıyabilir. Bir zemânda iyi de­nilen bir huy, başka zemânda iyi olmıyabilir. O hâlde iyi huy, tam ortada olmak değil, ortalamada olmakdır. Kötü huy da, bu ortala­manın iki tarafına ayrılmakdır. (İşlerin en iyisi, onların ortasıdır) hadîs-i şerîfi de bunu bildirmekdedir. Bundan dolayı, her iyi huya karşı, iki kötü huy bulunur. Dört esâs iyi huya karşılık da, sekiz ana kötü huy olur:
1 - Cerbeze olup, hikmetin aşırı olmasına denir. Ahlâkı ve işle­ri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzûmsuz yerlerde kullanmakdır. Hiyle yapmak, aldatmak, harâm işleri neşr etmek gibi. Rûhun fen kuvvetini [ya’nî aklı], aşırı kullanmak cerbeze olmaz. Kötü olmaz. Din bilgilerini, fen bilgilerini ve matematiği ilerletmek için, ne ka­dar çok inceler, araşdırırsa, o kadar çok iyi olur.
2 - Belâdet, eblehlikdir. Aklı kullanmamakdır. Ahmaklık da denir. Kalın kafalılıkdır. Öğrenmesi ve işlemesi kusûrlu olur. İyiyi kötüden ayıramaz. Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, ilmi çok öv­müşdür. Sayılmakla bitmez.
3 - Tehevvürdür. Çabuk kızmak demekdir. Şecâ’at iyi huyunun aşırı olmasıdır. Akllı tanınan kimselerin beğenmiyeceği işler yap­mağa kalkışmakdır. Rûhunu veyâ bedenini boş yere yorar.
4 - Cübndür. Korkaklık demekdir. Şecâ’atin lüzûmundan az ol­masıdır. Korkmak câiz olmıyan yerde korkaklık gösterir.
5 - Fücûrdur. İffetin aşırı olmasıdır. Dünyâ lezzetlerine düşkün olur. İslâmiyyetin ve aklın beğenmediği taşkınlıkları yapar.
6 - İffetin az olması Humûd, ya’nî miskinlikdir. İslâmiyyetin ve aklın izn verdiği arzûlarını bırakmakdır. Bedeni, kuvveti gider. Hasta olur. Nesli tükenir.
7 - Zulmdür. Adâletin sınırını aşmakdır. Başkasının hakkına tecâvüz etmekdir. Başkasının mâlına, cânına, nâmûsuna zarar ve­rir.
8 - Haysiyyetsizlikdir. Kendisine karşı yapılan zulm, işkence ve hakâretleri kabûl eder. Adâletin noksan olmasıdır. Adâletde bütün iyilikler toplandığı gibi, zulmde de, kötülükler toplanmış­dır. Bunun içindir ki, ba’zı âlimler, gönül incitmiyen şeyler günâh olmaz dedi. Meselâ, Abdüllah-i Ensârî “kuddise sirruh” buyurdu ki:
Hak yolcuları hiç gönül kırmaz, bunun gibi büyük günâh olmaz!
Abdüllah-i Ensârî, sôfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Şeyh­ul-islâm idi. 396 da Hiratda tevellüd, 481 [m. 1088] de orada vefât etdi. Ba’zı sapıklar, bu büyük zâtın sözünü iyi anlıyamadı. Başka­sına kötülük yapma da, kendine ne yaparsan yap sandı. Böylece, ibâdetleri bırakıp, her günâhı işleyip, kimseye zararımız yok diye de övündüler. Hattâ:
İster kâfir ol, ister Kâ’beyi yak, istersen şerâb iç, yalnız kırma kalb!
diyerek islâmiyyetden ayrıldılar. Hâlbuki, dînin harâm etdiği her­şey zulmdür. İster başkasına, isterse kendi kendine yapılması ha­râm olan herşey zulmdür. Zâlimler, ekseriyâ mâlı, mülkü, mevkı’i çok olanlardır. Mazlûmların çoğu da, fakîrlerdir. Orta hâlli olanla­rın çoğu, adâleti gözetenlerdir.
İyi huyların hepsi vasatî [ortalama] mikdârlardır. Herbirinin aşırı veyâ az olması, birer kötü huy olur. Bu muhtelif kötü huylar için, belki her lisânda, ism bile bulunmaz. Fekat, düşünülürse, ma’nâları [ne demek oldukları] kolay anlaşılır.
İnsanda bulunması lâzım olan güzel ahlâkdan, ba’zısı vardır ki, ne kadar çok olursa, iyiliği de o kadar artar zan olunur. Hâl­buki öyle değildir. Her iyi huyun bir sınırı vardır. O sınırı aşın­ca, iyilik gider, kötülük olur. İyi huyun az olması kötülük olaca­ğı ise, kolay anlaşılır. Şecâ’at ve sehâvet bunlara misâldir. Bu iki iyi huyun aşırı, fazla olanları tehevvür ve isrâfdır. Câhiller, hele, İslâm ahlâkını bilmiyenler, isrâf edeni, çok cömerd sanır ve överler. Tehevvür edenlere de, çok cesûr, kahraman derler. Hâl­buki, korkak ve hasîs olana hiç kimse, kahraman ve cömerd de­mez.
İnsanda bulunması lâzım olan güzel ahlâkdan ba’zısı da var­dır ki, az olunca iyi zan olunur. Aşırı, çok olunca, kötülüğü belli olur. Tevâdu’ böyledir. İnsanda kibrin bulunmaması demekdir. Bunun noksan olması tezellüldür. Tezellülü, tevâdu’dan ayırmak güçdür. Hattâ çok kimse, dilencinin zilletini, âlimin tevâdu’u ile karışdırır. Çünki, kibrsizlik onda da çokdur. Onu da çok iyi sa­nır.