Kur'ân-ı kerîmi yanlış tefsîr etmek

 

KUR’ÂN-I KERÎMİ YANLIŞ TEFSÎR ETMEK
37 - Tefsîr, beyân etmek ve keşf etmek demekdir. Bildirmek ve açıklamakdır. (Te’vîl), rücû’ etmekdir. Tefsîr, bir ma’nâ ver­mekdir. Te’vîl, çeşidli ma’nâlar arasından birisini seçmekdir. Kendi re’yi, görüşü ile tefsîr, câiz değildir. Tefsîr, rivâyet ile yapı­lır. Te’vîl, dirâyet ile yapılır. Hadîs-i şerîfde, (Kur’ân-ı kerîmi, kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa dahî, hatâ etmişdir) buyu­ruldu. Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı ki­râmdan “radıyallahü anhüm” gelen haberlere ve âlimlerin tefsîr­lerine ve tefsîr ilminin üsûlüne bakmadan ve Kureyş lügatini bil­meden ve hakîkat ile mecâzı düşünmeden, mücmel, mufassal ve umûmî ve husûsî olanları birbirinden ayırmadan ve âyet-i kerî­melerin indirilme sebeblerini ve nâsih, mensûh olduklarını araş­dırmadan verilen ma’nâyı, Allahü teâlânın kelâmı olarak söyle­mek doğru değildir. (Tefsîr), kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi an­lamak demekdir. Kendiliğinden verdiği ma’nâ doğru olsa bile, meşrû’ yoldan çıkarmadığı için, hatâ olur. Verdiği ma’nâ yanlış ise, kâfir olur. Hadîs-i şerîfleri de, sahîh veyâ bozuk olduğunu bil­meden söylemek, sahîh olsa bile, günâh olur. Böyle kimsenin ha-dîs-i şerîf okuması câiz olmaz. Hadîs kitâblarından, hadîs nakl et­mek için, hadîs âlimlerinden icâzet almış olmak lâzımdır. Hadîs-i şerîfde, (Uydurduğu bir sözü, hadîs olarak söyliyen kimse, Ce­hennemde azâb görecekdir) buyuruldu. Kur’ân-ı kerîmi, tefsîr âlimlerinden, icâzeti olmıyanın da, tefsîr kitâblarından alarak söylemesi ve yazması, câizdir. Yukarıda bildirilen, tefsîr etmek şartlarını hâiz olan kimse, yazılı icâzeti olmadan tefsîr ve hadîs nakl edebilir. İcâzet vermek için para almak câiz değildir. Ehliy­yeti olana icâzet vermek vâcibdir. Ehliyyeti olmıyana icâzet ver­mek harâmdır.
Hadîs-i şerîfde, (Kur’ân-ı kerîme, ehliyyeti olmadan ma’nâ veren, Cehennemde azâb görecekdir) ve (Bilmediğini hadîs ola­rak söyleyen, Cehennemde azâb görecekdir) ve (Kur’ân-ı kerîme kendi görüşüne göre ma’nâ veren Cehennemde azâb görecekdir) buyuruldu. Bid’at sâhiblerinin, kendi bozuk i’tikâdlarını isbât et­mek için, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf okumaları, böyledir. [Şî’îler, Vehhâbîler, Teblîg-ı Cemâ’atcılar, Mevdûdîciler ve Sey­yid Kutubcular böyledir. Yûsüf-i Nebhânî “rahmetullahi aleyh” böyle bozuk tefsîrleri (Şevâhid-ül hak) kitâbında uzun anlatmak­dadır. Kur’ân-ı kerîmin dış ma’nâsı olduğu gibi, iç ma’nâsı da var­dır diyerek, kendilerine göre ma’nâ veren [zındıklar] da, böyle­dir. Kelimelerin, kendi zemânlarında, kendi aralarında kullandıkla­
rı ma’nâlarına göre tefsîr yapanlar da böyledir.
Osmânlı devletindeki âlimlerden Nûh bin Mustafâ Konevî “rahime-hullahü teâlâ”, 1070 [m. 1660] de Kâhirede vefât etmiş­dir. Muhammed Şihristânînin “rahime-hullahü teâlâ” (Milel ve Nihal) kitâbına yapdığı tercemede diyor ki, (İsmâ’îliyye) fırkasın­da olanlar, imâm-ı Ca’fer Sâdıkın büyük oğlu İsmâ’îlin yolunda­yız dedikleri için, bu ismi almışlardır. Bunlara (Bâtıniyye) fırkası da denir. Çünki Kur’ânın zâhir ma’nâsı olduğu gibi, bâtın ma’nâ­sı da vardır. Zâhir ma’nâsı, fıkhcıların kalıplaşdırdığı belli ve sınır­lı şeylerdir. Bâtın ma’nâsı ise, Kur’ânın iç ma’nâsı olup uçsuz de­nizdir dediler. Zâhir ma’nâyı bırakıp, bâtın dedikleri, kendi uy­durdukları şeylere inandılar. Hâlbuki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kur’ân-ı kerîmin zâhir, açık ma’nâsını bildirdi. Zâhir ma’nâyı bırakıp, iç ma’nâ uydurmak, küfr olur. Zındıklık olur. Bu hîle ile, islâmiyyeti yok etmeğe çalışdılar. Çünki, (mecû­sîler) ya’nî ateşe tapanlar, islâmın yayılmasını önliyebilmek için, reîsleri Hamdan Kurmut, bu bölücülüğü ortaya çıkarıp, (Karâmı­ta) devletini kurdu. Hâcıları katl ve Hacer-i esvedi Kâ’beden çı­karıp Basraya getirdi. (Cennet, dünyâ lezzetleri, Cehennem de, dînin ahkâmına uymakdır) dediler. Harâmlara, güzel san’at ismi­ni verdiler. İslâm dîninin kötü huy, fuhş dediği ahlâksızlıklara mo­ral eğitimi diyerek gençleri sefâlete sürüklediler. Devletleri islâ­miyyete çok zarar verdi. 372 [m. 983] de gadab-ı ilâhîye yakalanıp mahv oldular.]
Tefsîri, nakl sûretiyle yapmak lâzımdır. Tefsîr yapabilmek için, şu onbeş ilmi bilmek lâzımdır: Lügat, nahv, sarf, iştikak, me’ânî, beyân, bedî’, kırâ’et, üsûl-i din, fıkh, esbâb-ı nüzûl, nâsih ve mensûh, üsûl-i fıkh, hadîs, ilm-i kalb. Bu ilmleri bilmiyen kim­senin tefsîr yapması câiz değildir. İslâm ahkâmına uyan, râsih ilmli âlimlere Allahü teâlânın vâsıtasız olarak ihsân etdiği ilme (Mevhibe) veyâ (Kalb ilmi) denir. Hadîs-i şerîfde, (İlmi ile amel edene, Allahü teâlâ bilmediklerini bildirir) buyuruldu. Yukarı­daki on beş ilme mâlik olmıyan kimsenin, tefsîr yapması câiz de­ğildir. Yaparsa, kendi görüşü ile yapmış olur. Cehennemde yan­maya müstehak olur. Hadîs-i şerîfde, (Kırk gün ihlâs ile islâmiy­yete uyan kimsenin kalbini, Allahü teâlâ hikmet ile doldurur. Bunları söyler) buyuruldu. Müteşâbih âyetlere ma’nâ veren, kendi görüşü ile tefsîr yapmış olur. Bid’at sâhiblerinin tefsîri böyledir.
Kur’ân-ı kerîmde bulunan bilgiler üç kısmdır: Bir kısmını, hiç bir kuluna bildirmemişdir. Zâtının ve sıfatlarının hakîkati ve gaybdan haber vermek böyledir. İkinci kısm, yalnız Peygamberi­
ne bildirdiği esrârdır. Bunları, Peygamberi “aleyhisselâm”, yalnız Allahü teâlânın izn verdiği kimselere bildirir. Üçüncü kısm bilgile­ri, Peygamberine “aleyhissalâtü vesselâm” bildirmiş ve bütün üm­metine bildirmesini emr etmişdir. Bu üçüncü kısm da, ikiye ayrılır: Birincisi, ancak işitmekle öğrenilir. Kıyâmet hâlleri böyledir. İkin­cisi, görüp incelemekle ve okuyup ma’nâsını anlamakla öğrenilir. Îmân ve islâm bilgileri böyledir. Müctehid imâmlar bile, Nasslarda açık bildirilmemiş olan islâmiyyet bilgilerini kesin olarak anlıya­mamışlar, ihtilâfa düşmüşlerdir. Böylece amelde çeşidli mezhebler meydâna gelmişdir. Yukarıda bildirilen onbeş ilme sâhib olanın çı­karacağı ma’nâlara tefsîr denmez, (te’vîl) denir. Çünki, bu ma’nâ­larda kendi re’yi bulunur. Ya’nî anladığı çeşidli ma’nâlardan birini seçmekde kendi re’yini kullanır. Seçdiği ma’nâ, âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin açık ma’nâlarına yâhud icmâ’a uygun olmazsa, fâsid olur. (Berîka) sonunda, raksın harâm olduğunu anlatırken di­yor ki, (Bize, tefsîr kitâblarına göre amel etmek emr olunmadı. Fıkh kitâblarına tâbi’ olmamız emr edildi.)