Ma’sûmların ölümüne dâir

MA’SÛMLARIN ÖLÜMÜNE DÂİR
Bir müslimânın çocuğu ki, hasta ola ve ölüm döşeğine gire, Makâm-ı illiyyîn, ya’nî Cennet, onun makâmıdır. Oradan, üçyü­zaltmış melek gele, saf saf olup, o ma’sûmun karşısında duralar ve (Yâ ma’sûm! Müjdeler olsun sana, bugün o gündür ki, geçmiş olan, analarını ve dedelerini ve cümle komşularını, Hak teâlâdan dileyesin) deyip, yüz melek, başına bir şefâ’at tacı giydirip ve yüz melek dahî aşk tâcı giydirip ve yüz melek dahî, gayret ve kuvvet gömleğini giydirip, altmış melek dahî, gözünün perdesini ve hicâ­bını kaldıralar. Cümle hicâblar kalkdığı gibi, tâ hazret-i Âdem­den beri, geçmiş mü’minlerin âbâ ve ecdâdlarını göre. Onların ba’zısı için azâb hâzırlanmış. Bunların, işbu hâllerini görünce ağ­laya ve haykıra ve titreye. Ve bunu bilmeyenler can çekişir sanır­lar.
Sonra, can alıcı melekler gelip, göreler ki, şefâ’at tâcını ve gömleğini giymiş ve gözünün perdesi kalkmış, canını almağa kuv­vetleri yetmeye ve (Yâ ma’sûm! Hallâk-ı âlem sana selâm söyle­di ve buyurdu ki, ben onu yaratdım, yine bana gelsin. Zîrâ o rûh emânetini ben verdim, yine bana versin. Onun mükâbelesinde ona Cennet ve dîdâr vereyim. Eğer inanmazsan yüzünü çevirip, göklerden tarafa nazar eyle, görürsün) dediklerinde, o ma’sûm dahî, nazar edip, melekleri ve Allahü teâlânın cemâlini müşâhe­de eyleye. Sevinçden cûşa gelip titreye ve kükreye ve kızara. Sıç­rayıp, döşeğinde can vermeye atıla. Yine o azâb içindeki ecdâdla­rı gözüne erişe, yine canını vermeye. Ve melekler diyeler ki, (Yâ ma’sûm! Niçin canını vermezsin?) O ma’sûm diye ki, (Ey melek­ler! Allahü teâlâya ricâ edin, akrabâ ve ecdâdımı bana bağışla­sın.) Melekler diyeler ki, (Yâ Rabbî! Bu ma’sûm ile bizim hâlimiz sana ma’lûmdur.) Hazret-i Allah “celle şânühu” hitâb ede ki, (İz­zim hakkı için bağışladım.) Yine melekler, (Yâ ma’sûm! Muştu­luk olsun sana! Hak teâlâ, îmânı olanların günâhlarını bağışladı ve cümle ricâlarını kabûl eyledi) dediklerinde, ma’sûm dahî şâd olup, bu hâlde iken, Hak teâlâ, Cennetden iki hûrî gönderip, onun anası ve babası sûretinde gelip, kollarını açarak diyeler ki, (Ey bizim oğlumuz, yâhud kızımız! Bizimle gel, biz Cennetde sensiz olamayız.) Cennet elmalarından bir elma çıkarıp, ma’sû­mun eline vereler, al diyeler. O ma’sûm, elmayı koklarken haz­ret-i Azrâîl “aleyhisselâm”, kendi gibi, bir güzel ma’sûm olup, fil­hâl canını [rûhunu] ala.
Bir rivâyetde, elmayı koklarken, canı elmaya yapışa ve melek­
ül-mevt, ma’sûmun canını elmadan ala. Bu rivâyetlerin ikisi de câ­izdir.
Sonra melek-ül-mevt, o canı alıp, gökleri seyr etdirip, Cennete götürürler. Orada, yeşil zebercedden bir sahrâ vardır. Ma’sûm ora­ya geldikde, (Beni buraya neden getirdiniz) der. Melekler: (Yâ ma’sûm! Kıyâmet yeri vardır. Çok sıcakdır. İşbu sahrâda, yetmiş­bin rahmet pınarı vardır. Hazret-i Resûl-i ekremin “aleyhisselâm” havzının başında durup, nûrdan bardakları görünüz! Atanız ve ananız kıyâmet yerine geldiklerinde, bu bardakları su ile doldurup, onlara verirsiniz ve onları tutup salıvermeyesiniz ki, Cehennem yo­luna gitmeyeler ve azâb ve ikâb görmeyeler. Zîrâ, sizin düânız, Hak teâlâ katında makbûldür. Ve Cum’a geceleri, yer yüzüne ine­siniz. O vakt Allahü teâlânın selâmını, ümmet-i Muhammed “sal­lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” üzerine ulaşdırasınız. Ve onların üzerine nûr veresiniz ve onların şükrleri berâtini Hak teâlâya gö­türesiniz) diye tenbîh ederler.
Ma’sûmların canlarına, bu makamları seyr etdirip, tezce yine getirip meyyitin başının ucuna koyarlar. Tâ nemâzı kılınıp, kabre girip, soru ve hisâbı oluncaya kadar, o can, kabr üzere durur. Eğer, babası ve anası tevbesiz ölürlerse, kıyâmetde oğlu ile onların ara­sında bir perde ola. O ma’sûm onları arayıp bulmaya, birbirlerine hasret kalalar. İşte mü’minlerin bâliğ olmayan çocuklarının hâli böylecedir. 

Kitap-Menü