Muhammed Ma'sûm Fârûkînin 11 mektûbu

İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhen­dî Hindî hazretlerinin (Mektûbât) kitâbı üç cilddir. Birinci cildde 313, ikinci cildde 99, üçüncü cildde 124 mektûb vardır.
Bu 652 mektûbdan onbir adedi aşağıda yazılıdır. [Muhammed Mâsum, İmâm-ı Rabbânînin oğludur. 1079 [m. 1668] da, Hindistânda, Serhend şehrinde vefât etmiştir.]
 
Birinci cildden bir mektûbun tercemesi aşağıdadır:

BİRİNCİ CİLD, 46. cı MEKTÛB
Bu mektûb, nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmışdır. Allahü teâlânın var ve bir olduğu ve Muham­med aleyhisselâmın Onun resûlü olduğu bedîhîdir, pek meydânda­dır. Düşünmeğe bile, lüzûm olmadığını bildirmekdedir:
Allahü teâlâ sizi, kerîm olan babalarınızın yolundan ayırma­sın. Onların en üstünü olan birincisine ve geri kalanların hepsine, bizden düâlar ve selâmlar olsun! Allahü teâlânın var olduğu ve bir olduğu, hattâ Muhammed aleyhisselâmın, Onun resûlü oldu­ğu ve hattâ onun getirdiği her emrin ve haberlerin, doğru olduğu, güneş gibi meydândadır. Düşünmeğe, isbât etmeğe hiç lüzûm yokdur. Kalbin bunlara inanması için, kalbin bozuk olmaması, ma’nevî hastalığı bulunmaması lâzımdır. Kalb hasta ve bozuk olunca, kalbin inanması için, akl ile düşünmek, incelemek lâzım olur. Ancak bu sûretle kalb (tasfiye) bulur, ya’nî hastalıkdan kur­tulur. (Basîret)den ya’nî kalb gözünden ma’nevî perde kalkarsa, bunlara seve seve inanılır. Meselâ, safrası bozuk kimse, şekerin tadını duymuyor. Şekerin tatlı olduğunu ona anlatmak, isbât et­mek lâzım olur. Fekat, safra hastalıkdan kurtulunca, isbât etme­ğe lüzûm kalmaz. Hastalıkdan dolayı isbât etmek lâzım olması, şekerin tatlılığına bir kusûr vermez. Şaşı olan, bir şeyi iki görür ve iki kişi var sanır. Şaşıdaki göz hastalığı, karşısındaki bir şeyin, iki olmasını îcâb etdirmez. O iki gördüğü hâlde, görünen yine birdir. Bunun bir olduğunu isbât etmek çok zordur. [Doppelsehen deni­len göz hastalığı olanlara ahvel denir.] [Müslimân olmak için, yalnız kalbin îmân etmesi, inanması lâzımdır. Fekat, her müsli­mânın kalbine, dâhilî düşmanı olan nefsinden ve hâricî düşman­ları olan şeytânlardan ve kötü arkadaşlardan hastalık gelmek­dedir. Nefs, yaratılışda ahkâm-ı islâmiyyeye düşmandır. Kalbin hasta olması, [nefse uyması demekdir, ya’nî islâmiyyete uymak is­tememesidir. Ya’nî, islâmiyyetin emrlerinin tadını duymamak, ya­sak etdiklerinden zevk almakdır.] Bu yasaklara (dünyâ) denildiği, yüzdoksanyedinci mektûbda yazılıdır. Dünyâya düşkün olmak, kalbdeki îmânı za’îfletmekdedir. Bir kimse, nefslerinin esîri olan gâfil insanların sohbetlerinden, sözlerinden, yazılarından, kitâbla­rından, radyolarından, televizyonlarından uzaklaşırsa ve nefsi (tez­kiye) olursa,ya’nî inkâr hastalığından kurtulursa, bu dâhilî ve hâri­cî düşmanlardan kalbe hastalık gelmez. Mevcûd hastalık da, islâ­miyyete uyarak ve (istigfâr okuyarak) tasfiye edilince, kalb hakîkî îmâna kavuşur. Nefsin cibillî hastalığından tezkiyesi ve kalbin hâ­ricden gelen hastalıkdan tasfiyesi, mürşid-i kâmilin sohbetinde bu­lunmakla, kitâblarını okumakla ve ahkâm-ı islâmiyyeye uymakla nasîb olur. Kırkikinci ve elliikinci mektûblara bakınız! Mürşid-i kâmil, bütün sözleri, bütün işleri, islâmiyyete uygun olan, Ehl-i sünnet âlimi demekdir. İslâmiyyeti iyi bilmesi, derin âlim olması lâzımdır.]
Din bilgilerini, akl ile isbât ederek [kalbe] inandırmak, kolay değildir. Yakînî, vicdânî bir îmân elde etmek için, isbât yoluna git­mekdense, kalbi hastalıkdan kurtarmak lâzımdır. Nitekim, safra hastasını, şekerin tatlı olduğuna inandırmak için, isbât etmeğe kal­kışmakdansa, onu hastalıkdan kurtarmak lâzımdır. [Safrası bozuk olan hastaya] şekerin tatlı olduğu, ne kadar isbât edilirse edilsin, yakîn hâsıl edemez. Çünki, şeker ağzına acı gelmekde, vicdânı acı olduğunu bilmekdedir.
[Seyyid Abdülhakîm “kuddise sirruh” buyurdu ki: (Müdrike) ya’nî bir şeyi (anlamak) kuvveti üçdür: Üçünün de doğru anlıyabil­meleri için, bulundukları uzvların hasta olmamaları lâzımdır. Bi­rincisi, görünen (his organlarındaki kuvvetler) olup, görme, işitme, koklama, gıdânın lezzetini alma ve sıcaklık, sertlik anlama. Bu kuvvetler, insanda bulunduğu gibi, hayvânlarda da vardır. Bu kuv­vetler olmasaydı, insanlar, taş gibi, odun gibi olurdu.
İkincisi, (akl kuvvetleri) olup, hiss-i müşterek, hâfıza, vâhime, mütesarrıfa ve hazânet-ül-hayâl denilen görünmiyen beş organda­ki kuvvetlerdir. Bu kuvvetler, insanların dimâgında [beyninde] bu­lunur. Hayvânlarda yokdur. Bir şeyin varlığını, bu kuvvetler, güvenilen bir haberi işitmekle veyâ tecribe ile yâhud hesâb ile anlar. İyiyi fenâdan, fâideliyi zararlıdan ayırırlar. Fen bilgileri, he­sâb, bu kuvvetlerle yapılır.
Üçüncüsü, (kalb kuvveti) olup, müslimânların havâssına, ya’nî yüksek olan seçilmiş kimselere mahsûsdur. Kalbdeki bu ma’nevî anlama kuvvetine (Basîret) denir. Bu kuvvet ile anlaşılan din bilgileri, akl ve his kuvvetleri ile anlaşılamaz. Akl kuvvetleri ile anlaşılan şeyleri, insan, hayvânların en üstünü olan ata, senelerce uğraşsa, anlatamaz. Bunun gibi, kalb kuvvetleri ile anlaşılan bilgileri [din bilgilerini ve meselâ ma’rifetullahı], bu seçilmişler, başka insanlara senelerce söylese, onlar anlıyamaz. Bunlardan da­hâ yüksek seçilmişlerin seçilmişleri vardır. Bunlardan da dahâ üs­tün Nebîler, Nebîlerden dahâ üstün Resûller, bunlardan da üstün Ülül’azm dereceleri vardır. Bunların üstünde de Kelîmiyyet, Rû­hiyyet, Hullet ve Mahbûbiyyet mertebeleri vardır ki, bu en üstün derece, Muhammed aleyhisselâma mahsûsdur. Kalb [gönül] deni­len kuvvet, yürek dediğimiz et parçasında bulunur. Elektriğin am­pulde, miknâtisin elektrik tellerinin makarasında hâsıl olması gibi­dir.]
İnsanlarda bulunan nefs-i emmâre, din bilgilerine inanmamak­da, tabî’ati, yaratılışı, islâmiyyete uymamakdadır. [Bunun için, is­lâmiyyete uymak, nefse acı gelmekde, ona uymak istememekde­dir. Kalb ise, yaratılışında temizdir, sâlimdir. Fekat, nefsin islâmiy­yete uymak istememesi hastalığı, kalbe sirâyet ederek, kalb de is­lâmiyyete uymak istemiyor. İslâmiyyete inanıyor ise de, uyması acı geliyor.] İslâmiyyetin doğruluğunu isbât için, ne kadar uğraşı­lırsa uğraşılsın, hasta olan kalbde buna yakîn hâsıl olması, çok güç olur. [Kalbde yakîn hâsıl olması için, dâhilden ve hâricden hasta­lık gelmemesi, gelmiş olanın da tasfiyesi lâzımdır. Bunun için, nef­si (tezkiye) etmekden, ya’nî cibillî olan inkâr hastalığından ve kal­bi şeytândan ve fenâ arkadaşdan kurtarmakdan başka çâre yok­dur. Nefsi tezkiye, ahkâm-ı islâmiyyeye uymakla, sonra (kelime-i tevhîd denilen Lâ ilâhe illallah zikrini çok söylemekle), sonra bir Velînin sohbeti ile, sonra râbıtası ile, sonra hayât hikâyesini oku­makla olur. Kalbin tasfiyesi, ibâdet yapmakla, bilhâssa farz ne­mâzları kılmakla ve çok istigfâr okumakla olacağı, (Herkese Lâ­zım Olan Îmân) kitâbının 1999 târîh ve sonraki baskılarının doku­zuncu sahîfesinde ve (Se’âdet-i Ebediyye) 64.cü sahîfesinde ve (Hak Sözün Vesîkaları) 125.ci sahîfesinde yazılıdır. Kalb böyle te­mizlendiği gibi, nefsin de, (Kelime-i Tevhîd) okumak ile temizle­neceği 52. ve 78.ci mektûblarda yazılıdır. Mekteb, meslek arkada­şı, öğretmen, gazete, televizyon, radyo, islâmiyyete, ahlâka muhâ­lif ise, bunların fenâ arkadaş oldukları anlaşılır. Kalb, bu üç düş­manın [Nefsin, şeytânın, kötü arkadaşın] şerrinden, hücûmundan kurtulunca, (tasfiye) bulur, ya’nî harâmları sevmek hastalığından kurtulur. Allah sevgisi, kendiliğinden yerleşir. Suyu boşalan şişe­ye havânın dolması gibi olur.]Veşşemsi sûresi dokuzuncu âyetinde meâlen, (Nefsini tezkiye eden kurtuldu. Nefsini günâhda, cehâlet­de, dalâletde bırakan, ziyân etdi) buyuruldu.
[(Mevâkib tefsîri)nde diyor ki, (Nefs tezkiye edilince, kalb tas­fiye bulur. Ya’nî nefs, kötü isteklerden kurtarılınca, kalbin mah­lûklara, harâmlara bağlılığı kalmaz.Fârisî beyt tercemesi:
Harâmları istemekden, kesilmedikçe nefs, kalb ilâhî nûrlara, ayna olamaz hiç!
Nefsin kötülükleri, pislikleri demek, islâmiyyetin beğenmediği, harâm etdiği şeyler [ya’nî, dünyâ] demekdir). Şimdi ba’zıları, Alla­hü teâlânın fenâ dediği, yasak etdiği şeylere, moda, asrîlik, ilerici­lik diyor. Allahü teâlânın beğendiği, emr etdiği şeylere gericilik, câhillik diyor. Harâm işleyenlere san’atkâr, aydın, ilerici insan, müslimânlara mürtecî, yobaz, gerici diyenler oluyor. Bunlara al­danmamalı. Dîni, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenme­lidir.]
Görülüyor ki, bu açık, parlak islâmiyyete ve temiz, doğru yola inanmıyan kimsenin kalbi, şekerin tadını anlıyamıyan safralı gibi, hastadır. Fârisî mısra’ tercemesi:
Bir kimse, kör ise, güneşin suçu ne?
Seyr ve sülûkdan [ya’nî tesavvuf yolunda ilerlemekden] mak­sad, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmekdir. Ya’nî nefsi ve kalbi hastalıklardan kurtarmakdır. Bekara sûresinde, (Kalblerinde has­talık vardır) meâlindeki dokuzuncu âyet-i kerîmede bildirilen has­talık tedâvî edilmedikçe, hakîkî îmân ele geçmez. Bu âfetler var iken, akl yolu ile kalbde hâsıl olan îmân, îmânın sûretidir. Çünki nefs, bu îmânın tersini istemekde, küfründe inâd ve isrâr etmekde­dir. Böyle îmân, safra hastasının, şekerin tatlı olduğuna îmân etme­si gibidir. Herne kadar inandım dese de, vicdânı, şekeri acı bilmek­dedir. Safrası düzeldikden sonra, şekerin tatlı olduğuna hakîkî îmân hâsıl olur. Îmânın hakîkati de, nefsin tezkiyesinden ve kalbin itmînânından sonra kalbde hâsıl olur. [İtmînân, hakîkî inanmak demekdir.] İşte böyle hakîkî îmân yalnız Evliyâda bulunur ve el­den gitmez. Yûnüs sûresinde, (Biliniz ki, Allahü teâlânın Evliyâsı için, azâb korkusu, ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü yokdur!) meâlindeki altmışikinci âyet-i kerîmedeki müjde, böyle îmân sâ­hibleri içindir. Allahü teâlâ, hepimizi bu kâmil, hakîkî îmânla şe­reflendirsin! Âmîn. 

Kitap-Menü