Mukaddemenin birinci ilâvesi

 

MUKADDEMENİN BİRİNCİ İLÂVESİ
Bu ilâvede, insanın mahlûklar içinde, en üstünleri ve en şerefli­leri olduğu bildirilecekdir:
Bütün cismler madde olmaları bakımından birbirlerinden fark­sızdır. Hepsinin ağırlığı ve hacmi vardır. İnsan ve hayvân da, bu ba­kımdan, cansızlarla müsâvîdir. Fekat cismler, özel hâssaları ile bir­birinden ayrılır.
[Her cism (Atom)dan yapılmışdır. Bir toz, milyonlarla atom kümesidir. Az ve mu’ayyen mikdârda atom, birbiri ile birleşince bir (Molekül) meydâna gelir. Cismler başlıca ikiye ayrılır: Saf cism ve karışım. Mu’ayyen özellikleri bulunan cisme (Saf cism) denir. Meselâ, bakır elektrik teli ve yağmur suyu safdır. Çünki dünyânın her yerinde her zemân aynı hâssaları taşırlar. Kaynama, ergime sı­caklık dereceleri bellidir ve hiç değişmez. Mu’ayyen hâssaları bu­lunmıyan cismlere (Karışım) denir. Süt, tahta, benzin, deniz suyu gibi. Çünki, bunlar muhtelif sıfatlarda bulunurlar. Belli bir kayna­ma, ergime sıcaklık dereceleri yokdur. İnek sütü başkadır. Koyun sütü başkadır. Karadenizin suyu az tuzludur. Akdenizin suyu çok tuzludur.
Saf cismler de iki kısmdır. Başka evsâfdaki parçalara ayrıla­mazsa (Basit cism) veyâ (Element) denir. Altın, kükürt, iyod ve oksijen gazı birer elementdir. Bugün yüzbeş element tanıyoruz. Başka başka evsâf taşıyan parçalara ayrılabilen saf cismlere (Mü­rekkeb) veyâ (Bileşik cism) denir. Meselâ şeker, yağmur suyu, al­kol, bileşik cismdir. Çünki, şeker ateşe konursa karbon ve suya ve başka parçalara ayrılır. Su ise, elektrik enerjisi yardımı ile oksijen ve hidrojen denen iki muhtelif gaza ayrılır. Bugün milyonlarca bi­leşik cism tanıyoruz. Bileşik cism, iki veyâ dahâ fazla elementin atomlarının birbiri ile birleşmesinden hâsıl olur.
Aynı bir cism, katı, sıvı ve yâhud gaz hâlinde bulunabilir. Me­selâ su, buz hâlinde iken katıdır, su hâlinde iken mâyi’dir, ya’nî sı­vıdır. Buhar hâlinde iken gazdır. Gaz demek, hava gibi, uçan de­mekdir. Belli bir hacmi ve şekli yokdur.
Basît cism, ya’nî element üçe ayrılır:
1 - Hakîkî ma’den. Buna metal de denir.
2 - Ma’den olmıyanlar. Bunlara ametal de denir.
3 - Yarı ma’denlerdir.
Hakîkî ma’denler 78 adeddir. 77 adedi normal şartlarda katı­dır. Yalnız cıva sıvıdır. 357,3 derecede kaynar. -39,4 derecede do­nar. Katı ma’denler çekiçle döğülünce, levha olur. Dağılıp toz ol­maz. Metal atomu, başka atomla birleşdiği zemân, artı [+] elek­trik taşır. Eksi elektrik taşıyamaz. O hâlde iki metal, birbiri ile birleşemez. Çünki, artı elektrik yüklü iki atom birbirini çekmez, iter.
Ametaller on yedi dânedir. Biri sıvı, beşi katı, onbir dânesi gaz hâlindedir. Katı olanlar havanda döğülünce, toz olur. Levha hâline gelmez. Saf odun kömürü ametaldir. Buna kimyâ dilinde karbon denir. Ametal atomları bileşik hâle geçince, artı da olur, eksi de olabilir. O hâlde, birkaç ametal atomu birbiri ile birleşerek bir mo­lekül meydâna getirirler.
Bileşik cismler ikiye ayrılır. İçinde Karbon ve Hidrojen atomu birlikde bulunan bileşiklere (Organik) veyâ (Uzvî) cism denir. Bunlar yanabilir ve canlılarda hâsıl olurlar. Şimdi fabrikalarda da ba’zılarının sentezleri yapılmakdadır. Yağ, şeker, aseton, kinin or­ganik cismdir. Bileşiminde hem Karbon, hem de Hidrojen atomu birlikde bulunmıyan bileşik cismlere (Anorganik) veyâ (Uzvî ol­mıyan) cismler denir. Bunlar, yer kabuğunda ve erimiş olarak de­nizlerde bulunur. Yemek tuzu, su, kireç taşı, şap, kum böyledir.
Bütün bu cansız cismler uygun bir şeklde birleşerek ve karışa­rak canlı mahlûkların yapı taşı olan (Hücre) meydâna gelir. Hücre canlıdır. Nebât hücresi, hayvân hücresine benzemez. İnsan hücre­si, hayvân hücresine benzer. Hücreler, birbirleri ile karışarak, (Nesc) veyâ doku meydâna gelir. Çeşidli cinsden nescler karışınca, Uzvlar (organlar) olur. Organların bir araya gelmesinden (Ci­hâz)lar, ya’nî (sistemler) olur. Hücre, nesc, organ ve sistem toplu­luğu da bir bitki (nebât) veyâ (hayvân) veyâ (insan) meydâna ge­tirmekdedir.]
Bütün mevcûdât, cansızlar, nebâtât ve hayvânât olmak üzere üç cinse ayrılır. Hayvân cinsinin en kıymetlisi, en şereflisi insan nev’idir. Her cinsin nev’leri arasında üstünlük sırası vardır. Ya’nî, bir nev’, başka nev’den dahâ üstündür. Bir cinsin en üstün nev’i, dahâ üstün olan cinsin en aşağı nev’ine yakın özellikler gösterir. Hattâ, birçok sıfatları müşterek olur. Meselâ mercan, cansızlardan taşa benzer. Fekat, canlılar gibi ürer, büyür. Hurma ağacı ve sinek kapan otu, hayvân gibi his ve hareket etmekdedir. Hurma ağaçla­rından bir kısmı erkek, bir kısmı dişidir. Erkek ağac, dişi tarafına eğilmekdedir. Erkek ağacdan, bir madde dişiye gelmeyince, dişi­de meyve hâsıl olmaz. Gerçi bütün nebâtlarda bu iki organ vardır ve fekondasion [Telkîh] olmakdadır. Fekat, hurma ağacında, hay­
vânlar gibi görünmekdedir. Hattâ, hurma ağacının başında beyâz birşey vardır. Hayvânların yüreği gibi iş görür. Bu şey yaralanırsa veyâ suda kalırsa, ağac kurur. Hadîs-i şerîfde, (Halanız olan hurmaağacına saygı gösteriniz! Çünki, ilk hurma ağacı, Âdem aleyhisse­lâmın çamuru artıklarından yaratıldı) buyuruldu. Belki, bu ağacın, bitkilerin en üstünü olduğuna işâret buyurulmuş olabilir.
Hayvân cinsinin en aşağı nev’i süngerlerdir. Beyâzdırlar. De­nizlerde yaşarlar. İrâdeli, istekli hareketleri vardır. Sularda yaşıyan binlerle ibtidâî hayvân vardır. Her nev’den dahâ olgun, dahâ üstün başka bir nev’ yaratılmışdır. Tabî’iyye kitâblarında üstünlük sırala­rı bildirilmekdedir. Her sınıfda, başka başka tegaddî ve müdâfea uzvları vardır. Kimisine ok, kimisine diş, kimisine pençe, kimisine boynuz, kimisine kanat, kimisine sür’at, tilki gibi olanlara da hiyle verilmişdir. Her sınıfın şahsının ve nev’inin korunması sağlanmış­dır. Yaşamaları için, insan aklını şaşırtan şeyler ilhâm olunmuşdur. Bal arısı mühendis gibi, altı köşe petek yapar. Silindir yapsaydı aralarında boşluk kalırdı. Altıgen prismalar arasında yer ziyân ol­muyor. Dörtgen olsaydı, hacmları dahâ az olurdu. Bunu insanlar okumakla, öğrenmekle anlar. Öğrenmiyen anlamaz. Arıya bunu bildiren kimdir? Allahü teâlâ (ilhâm) etmekdedir. İlhâma şimdi (iç güdü) deniyor.
Hayvânların derece derece üstünleri düşünülürse, en üstünle­ri, insana en yakın olanları at, maymûn, fil ve kuşlardan tûtî ya’nî papağandır. Maymûnun ve filin zekâsı, çok insandan aşağı değil­dir. Darwin adındaki bir doktor, hayvânların üstünlük sırasını yaz­mış, en üstünü maymûn olduğunu bildirmiş. Bunu okuyan islâm düşmanları, kendilerine ilerici diyen, kalın kafalı birkaç fen yoba­zı, Darwinin, (hayvânların birbirine döndüğünü, yüksele yüksele, sonunda insan olduğunu) yazıyor diyorlar. Bunu ileri sürerek, Âdem aleyhisselâmın toprakdan yaratıldığını inkâr ediyor ve müslimân çocuklarını aldatıyorlar. Hâlbuki Darwin, kitâbında, hayvânlar birbirine döner demiyor. (Yaratılışlarında bir tekâmül, bir üstünlük sırası vardır) diyor. Aşağı derecedekilerin üstündeki­lere gıdâ, yem olduklarını yazıyor. Bu hâli islâm âlimleri dahâ ön­ce görmüşler, anlamışlar ve yazmış, bildirmişlerdir. Nitekim, Dar­win 1224 [m. 1809] senesinde tevellüd, 1299 [m. 1882] da vefât et­di. Hayvânların üstünlük sırasını ve en üstünlerini, yukarıda yaz­dığımız şeklde bildiren Alî bin Emrullah “rahime-hullahü teâlâ”, bundan çok önce, ya’nî 916 da tevellüd ve 979 [m. 1570] da vefât etmişdir. Darwinin, bu yazılarını islâm kitâblarından aldığı anlaşıl­makdadır.
Hayvânların üstünde, insan nev’inin en aşağısı gelir. Çöllerde,
ormanlarda, kutublarda yaşıyanlar böyledir. İnsanların en üstünü, orta iklimlerde, ya’nî 23 derece ile 66 derece arz dâireleri arasında, şehrlerde yaşıyanlardır.
Yaratılış bakımından olan bu üstünlük farklarından başka, in­sanlar arasında, çalışarak maddede ve ahlâkda yükselmek farkları da vardır. Ba’zı insanlar, zekâları ile çalışarak birçok âlet yapmış, ba’zıları ise, bununla birlikde, akl ilmlerinde, fende, teknikde iler­lemişlerdir. En üstünlerine gelince, bunlar teknikde, ilmde, fende yükselmekle birlikde, ahlâkda da ilerlemiş, vilâyet ve Allahü teâlâ­ya yakınlık denen, insanlığın en yüksek derecesine varmışlardır. Bunlar, aşağılarındaki insanları irşâd ederek yükseltirler. Bunların en yükseği Peygamberlerdir “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. Bunlar, Cebrâîl aleyhisselâm denilen bir melek ile, Allahü teâlâ­dan emr ve haber almakla şereflenmişlerdir. Bu meleğin getirdiği emr ve haberlere (Vahy) denir. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, kendilerine gelen Vahyleri insanlara bildirmişler, in­sanlara yükselme yolunu göstermişlerdir. Peygamberlerin göster­diği bu yükselme ve ilerleme yoluna (Din) denir. İnsanların yükse­lerek vardıkları dereceler, meleklerin derecesinden dahâ yukarı­dır. Peygamberlik makâmı da, dört derecedir. Birincisi Nebîler, ikincisi Resûller, üçüncüsü Ülül’azm Peygamberlerdir. Âdem, Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed “aleyhimüsselâm” bu de­recededirler. Dördüncü derece hâtem-ül enbiyâ olmak, ya’nî son olarak gelmek derecesidir. Bu en yüksek derece, Muhammed aley­hisselâma mahsûsdur. (Sen olmasaydın, sen olmasaydın, hiçbir şe­yi yaratmazdım!) iltifâtı ile, insanların, meleklerden dahâ üstün ol­duğuna vesîka olmuşdur.
İnsanların dereceleri, bütün mahlûkların tam ortasındadır. İslâ­miyyete uyanlar, yükselirler, meleklerden üstün olurlar. Nefslerine ve kötü arkadaşlara uyarak, islâmiyyetden uzaklaşanlar, alçalırlar. Çünki, rûhun mücerred olduğunu, bedenin ise, özellikleri birbirle­rine benzemiyen maddelerin yığını olduğunu bildirmişdik. İnsan, rûhu tarafından meleklere, bedenin yapısı bakımından hayvânlara benzemekdedir. Rûh tarafını kuvvetlendiren kimse, meleklerden de üstün olur. Çünki beden, insanı meleklikden uzaklaşdırmakda, hayvânlara yaklaşdırmakda iken, bu alçalmağa karşı koymuş ve yükselmişdir. Melekde, hayvânlaşdırıcı bir beden yokdur. İyilikle­ri, meleklik ile birlikde yaratılmışdır.
Bir kimse, bedeni kayırır, nefsi kuvvetlendirirse, hayvânlardan aşağı olur. Allahü teâlâ, A’râf sûresinin yüzyetmişsekizinci âye­tinde ve Fürkan sûresinin kırkdördüncü âyetinde, (Hattâ onlar, hayvânlardan dahâ aşağıdırlar) buyurarak, böyle kimselerin kö­
tülüklerini bildirmekdedir. Çünki, hayvânda akl yokdur. Melekle­re benziyen rûhları da yokdur. Şehvetlerine uymaları suç olmaz. İnsanlara akl ışığı verilmiş olduğundan, nefslerine uymaları, doğru yoldan sapmaları çok çirkin olur.
Karışımdır, Âdem oğlu, meleklikle hayvânlıkdan.
Kim ki, meleğine uydu, üstün oldu, hem de ondan.
Kim ki olur hayvân huylu, kötü olur her mahlûkdan!
Hayvânların yaşayabilmeleri için, kendilerine lâzım olan tenef­füs edecek hava, yiyecek, içecek, giyecek, barınacak, eş olacak şey­lerin hepsi hâzır olarak yaratılmışdır.
[Bunlar arasında, yaşamaları için, ençok lâzım olanı havadır. Havasızlığa birkaç dakîkadan fazla dayanamazlar. Hemen ölürler. Hava, aramakla, bulmakla, zahmet çekmekle ele geçecek birşey olsaydı, bunu arayacak kadar zemân bile yaşıyamazlardı. Bu dere­ce acele lâzım olan, bu çok lüzûmlu maddeyi, Allahü teâlâ, her yer­de bulunacak ve mahlûklarının ciğerlerine kadar, kendiliğinden, kolayca girecek şeklde yaratmışdır. Yaşıyabilmek için su, bu kadar acele lâzım değildir. İnsan ve hayvânlar, suyu arayıp bulacak ze­mân kadar yaşıyabilirler. Bunun için, suyu bulmak îcâb etmekde­dir. Hayvânlarda akl bulunmadığı ve birbirlerine yardımcı olma­dıkları için, yiyeceklerini ve giyeceklerini hâzırlıyamazlar. Bundan dolayı, yiyeceklerini pişirmeleri, hâzırlamaları lâzım değildir. Ot, leş yirler. Tüy, yün, kıl ile ısınırlar. Korunma âletleri, kendilerinde yaratılmışdır. Birbirlerine muhtâc değildirler.
İnsanlar ise, bütün bunları hâzırlamağa, düşünmeğe mecbûr­dur. Ekip biçmedikçe, ekmek yapmadıkça doyamazlar. İplik ve dokuma ve dikicilik yapmadıkca giyinemezler. Korunmaları için de, akllarını, zekâlarını işletmeleri, fen bilgisi öğrenmeleri, sanâ­yı’ kurmaları lâzımdır. Her hayvânda bulunan bir çeşid üstünlük, insanda bir araya getirilmişdir. İnsanın, kendisinde yaratılan bu üstünlükleri meydâna çıkarması için, aklını kullanması, fikrini yorması, çalışması lâzımdır. Se’âdet ve felâket kapılarının anahta­rı, insanın eline verilmişdir. Yükselmesi veyâ alçalması, kuvvetini sarf etmesine ve çalışmasına bırakılmışdır. Aklını, fikrini işlete­rek, se’âdet yolunu görüp, bu yolda yürümeğe çalışırsa, içinde ya­ratılmış olan yükseklikler, kıymetler eline geçer. Ufkdan ufka yükselerek, meleklere karışır. Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine
kavuşur. Yok eğer, nefsin zararlı arzûlarına uyarak, yaratıldığı gi­bi, hayvânlık derecesinde kalırsa, işi tersine dönerek, alçala alçala, esfel-üs-sâfilîne düşer. Felâketden felâkete, Cehenneme kadar sü­rüklenir.
İnsan, yaratılışda iki taraflıdır. Ona hidâyet, üstünlük tarafını tanıtabilmek ve bunu kuvvetlendirmeğe çalışmasını sağlamak için, bir mu’allim, bir üstâd lâzımdır. Ba’zı çocuklar, nasîhatla, yumuşak sözle ve mükâfât verilerek yola gelir. Ba’zısı ise, sert ve acı sözle ve cezâ vererek terbiye kabûl eder. Üstâd mâhir olup çocuğun yaratı­lışının nasıl olduğunu anlamalı, onu şefkat ile, tatlı veyâ acı te’sîr ederek terbiye etmeli, ya’nî yetişdirmelidir. Böyle mâhir ve müşfik bir rehber olmadıkca, çocuk ilm ve ahlâk edinemez, yükselemez. Rehber, ya’nî ilm ve ahlâk sunan zât, çocuğu felâketden kurtarıp, se’âdete kavuşdurur.]
Hak teâlâ, ilmi çok yerde övdü, Kur’ânda,
Resûlün, ilmi emr eden sözleri, meydânda. İslâmın en büyük düşmanıdır, bil, cehâlet, çünki, cehl mikrobunun hastalığı: Felâket!
Cehâlet olan yerden, din gider dedi, Nebî.
Dîni seven, o hâlde ilmi, fenni sevmeli! Cennet, kılınc gölgesinde, demedi mi hadîs, atom gücü, jet uçuşuna bu emr, pek vecîz!
İslâmın zilletine cehldir, bütün illet!
ey derd-i cehâlet, sana düşmekle, bu millet! Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı, ne nâmûs, ey sîne-i islâma çöken, kapkara kâbus.
Ey hâin düşman, seni öldürmeli evvel,
sensin, bize kâfirleri, üstün çıkaran el! Ey millet, uyan, cehline kurban gidiyorsun! İslâm gerilikdir, diye bir damga yiyorsun!
Allahdan utan, bâri bırak, dîni elinden,
gir, leş gibi, topraklara kendin, gireceksen! Lâkin bu sözüm de, te’sîr etmez ki câhile, Allahdan utanmak da, olur elbet, ilm ile.[1]
[1] Sadr-ı a’zam Mustafâ Reşîd pâşa mason idi. İngilizlerden aldığı emr ile, mekteblerden fen derslerini kaldırdı. Fen adamı yetişmez oldu. Modern harb silâhları yapılamadı. Sonraki harblerde hep maglûb ol­duk. İngilizlerin islâma yapdıkları en büyük düşmanlık bu oldu.