Nemâz vaktleri

NEMÂZ VAKTLERİ
Âkıl ve bâlig olan, ya’nî aklı olup, evlenme yaşına gelmiş olan her müslimân erkeğin ve kadının, hergün beş vakt nemâzı, zemân­larında kılmaları farzdır. Bir nemâz zemânının başladığı vakte, o nemâzın vakti denir. Bir nemâz, vakti gelmeden önce kılınırsa, sa­hîh olmaz. Hem de büyük günâh olur. Nemâzın sahîh olması için, zemânında kılmak lâzım olduğu gibi, zemânında kıldığını bilmek, şübhe etmemek de farzdır.
Hadîs-i şerîfde, (Nemâz zemânının bir evveli vardır. Bir de so-nu vardır) buyuruldu. Bir mahalde, bir nemâz zemânının evvel vakti, güneşin o mahallin zâhirî üfk hattından belli bir irtifâ’a gel­diği vaktdir. Üzerinde yaşadığımız (Erd küresi), mihveri (ekseni) etrâfında, boşlukda dönmekdedir. Bu mihver, Erdın merkezinden geçen ve Erdın sathını [yüzeyini] iki noktada delen bir doğrudur. Bu iki noktaya (Erdın kutubları) denir. Güneşin ve yıldızların, üzerinde hareket etdikleri zan olunan küreye (Semâ küresi) de­nir. Güneş hareket etmez. Fekat, Erd küresi döndüğü için, güneş hareket ediyor zan ediyoruz. Etrâfımıza bakınca yer ile gök, bü­yük bir dâirenin kavsi üzerinde birleşmiş gibi görünüyor. Bu dâ­ireye (Üfk-ı zâhirî hattı) denir. Güneş, sabâhları, bu hattın şark ta­rafından doğuyor. Semânın ortasına doğru yükseliyor. Öğle vak­ti, tepeye kadar yükselip, tekrâr alçalmağa başlıyor. Sonra, üfk-ızâhirî hattının garb tarafında, bir noktadan batıyor. Üfk-ı zâhirî hattından i’tibâren en yüksek olduğu vakt (Zevâl vakti)dir. Bu vaktde, güneşin (Üfk-ı zâhirî hattından) olan yüksekliğine, güne­şin (Gâye-i irtifâ’)ı denir. Semâya bakan insana (Râsıd) denir. Râ­sıdın ayaklarından geçen Erdın yarı çapı istikâmetine râsıdın (Şâ­kûl)ü denir. Râsıd, yer küresinin hâricinde herhangi bir yüksek­likdeki bir M noktasındadır. ME hattı, râsıdın şâkûlüdür. Bu şâ­kûle dik olan düzlemlere râsıdın (Üfk düzlemleri) denir. Altı üfk düzlemi vardır: 383.cü sahîfedeki resmde 3 numaralı, Râsıdın ayaklarından geçen MF (Riyâdî üfk) düzlemi. Yer küresine temâs eden BN (Hissî üfk) düzlemi. 3– Râsıdın etrâfını çeviren (Zâhirî üfk hattı) dâiresinin [LK dâiresinin] çizildiği LK düzlemi (Mer’î üfk) düzlemi. 4– Erdin merkezinden geçen (Hakîkî üfk) düzlemi. 5– Râsıdın bulunduğu yerin en yüksek noktasının Pq zâhirî üfk hattından geçen şer’î üfk düzlemidir ki, bu düzlemin yer küresini kesdiği dâireye, bu râsıdın (Şer’î üfk hattı) denir. Bu beş düzlem, birbirlerine paraleldir. 6– Bunlara paralel olmıyan (Sathî üfk düz­lemi) vardır. Râsıdın bulunduğu yer yükseldikçe, (Zâhirî üfk hat-tı) büyür ve hakîkî üfk hattına yaklaşır. Bundan dolayı, bir şehr­de, muhtelif yükseklikler için, bir nemâzın muhtelif vaktleri olur.
Hâlbuki, bir şehrde, bir nemâzın tek bir vakti vardır. Bundan do­layı, nemâz vaktleri için, zâhirî üfk hatları kullanılmaz. Yükseklik ile değişmiyen (Şer’î üfk) hattından olan Pq şer’î irtifâ’ kullanılır. Her üfk düzleminin semâ küresini kesdiği dâirelere, bu üfkun (hattı) denir. Râsıdın bulunduğu yer yükseldikçe, (Zâhirî üfk hat-tı) dâiresi büyür. Her mahallin altı üfkundan üçü için, bir nemâ­zın birer vakti vardır: Hakîkî, zâhirî ve şer’î vaktler. Bunlardan herbirinin Riyâdî ve Mer’î kısmları vardır. Riyâdî vaktler, güne­şin irtifâ’ından hesâb ile bulunur. Mer’î vaktler, riyâdî vaktlere 8 dakîka 20 sâniye ekliyerek hâsıl olur. Çünki ziyâ, güneşden Erda 8 dakîka 20 sâniyede gelmekdedir. Güneşi görerek de anlaşılır. Riyâdî ve hakîkî vaktlerde nemâz kılınmaz. Nemâzlar mer’î vakt­lerde kılınır. Riyâdî vaktler, mer’î vaktlerin bulunmalarına vâsıta olurlar. Güneşi görenler için, bir nemâzın zâhirî mer’î vakti, gör­miyenler için hesâb ile bulunan şer’î mer’î vakti kullanılır. Zâhirî mer’î vakt, güneşin ön kenârının, bu mahaldeki zâhirî üfuk hattı­na nazaran, bu nemâz vaktine mahsûs olan irtifâ’a geldiği görü­lünce başlar. Bu irtifâ’a (Zâhirî irtifâ’) ve bu vakte (Zâhirî vakt) denir. Şer’î vakt, güneşin ön kenârının, şer’î üfuk hattına nazaran, bu nemâzın irtifâ’ına geldiği hesâb ederek anlaşılır. Zâhirî üfkla­ra nazaran olan irtifâ’ dereceleri, gündüz, güneş doğarken başlar. Gece, güneşin gurûb etdiği zâhirî üfkdan başlar. Şer’î üfk, öğle­den evvel, hakîkî üfkdan evveldir. Tulû’ ve gurûb vaktlerinde gü­neşin irtifâ’ı sıfırdır. Fecr-i sâdık vaktinin başlaması irtifâ’ı, dört mezhebde de, üfk-ı zâhirî hattının şark tarafından -19 derecedir. Yatsı nemâzı vaktinin başlaması irtifâ’ı, İmâm-ı a’zama göre, üfk-ı zâhirî hattının garb tarafından -19 derece, iki imâma ve diğer üç mezhebe göre -17 derecedir. Güneşin merkezinin, üfk-ı hakîkî­den, gâye irtifâ’ına yükseldiği görülünce, mer’î hakîkî (Zevâl vak­ti) olur. Güneşin ön ve arka kenârlarının gâye irtifâ’larına geldik­lerindeki gölge uzunlukları aynı olup, vaktleri farklıdır. Bu iki vaktin ortalamasında, zevâlî sâat makinalarının ayârları 12 yapı­lır. Bu vakt, hesâb ile bulunan riyâdî zevâl vaktinden 8 dakîka 20 sâniye sonradır ve yere dik çubuğun gölgesinin en kısa olduğu vaktdir. Öğle ve ikindi vaktlerinin irtifâ’ları hergün değişmekde­dir. Bu iki irtifâ’ hergün yeniden ta’yîn edilir. Bir beldede, güneşin hakîkî gâye irtifâ’ derecesi , o beldenin arz derecesinin temâmîsi ile, o günkü meyl-i şemsin cebrî toplamıdır. Güneşin kenârının, zâ­hirî üfuk hattından, nemâzın irtifâ’ına geldiği vakt görülemiyeceği için, fıkh kitâbları bu mer’î vaktin alâmetlerini, işâretlerini bildir­mekdedir. Semâda bu alâmetleri görebilenler, nemâzlarını bu mer’î (Zâhirî vaktler)de kılar. Güneşi veyâ zâhirî vaktlerin alâmetleri­
ni göremiyenler ve takvîm hâzırlıyanlar, güneşin kenârının, şer’î üfuklara göre olan (riyâdî şer’î) irtifâ’lara geldiği vaktleri hesâb e-der. Nemâzlarını, sâate bakarak bu (Riyâdî şer’î vaktler)de kılarlar. Sâat makinelerinin bu riyâdî şer’î vaktleri gösterdiği vakt, (mer’î şer’î) vakt olur. Nemâzlar, bu mer’î vaktlerinde kılınmış olur.
Tenbîh: Hesâb ile, güneşin, şer’î üfka nazaran irtifâ’ noktasına geldiği, riyâdî vaktler bulunmakdadır. Güneşin, bu riyâdî vakte gel­diği, bu riyâdî vaktden 8 dakîka 20 sâniye sonra görülür ki, bu vakt, mer’î vaktdir. Ya’nî, mer’î vakt, riyâdî vaktden 8 dakîka 20 sâniye sonradır. Sâat makinelerinin başlangıçları, ya’nî hakîkî zevâl ve şer’î gurûb vaktlerinin sıfır olduğu vaktler, mer’î vaktler olduğu için, sâ­at makinelerinin ayârları, riyâdî vakt sıfır oldukdan 8 dakîka 20 sâ­
K = Güneşin merkezinden geçen Semt düzleminin LK zâhirî üfuk hattını kesdiği nokta.
MS = Erd küresine K noktasında mümâs olan [değen] üfk–ı hissî düzlemine Râsıdın (üfk–ı sathî)si denir.
HK=Güneşin kenârının üfk-ı zâ­hirî hattı üzerindeki K nok­tasından irtifâ’ıdır. Bu irti­fâ’, güneşin sathî üfka naza­ran olan ZS irtifâ’ına müsâ­vîdir.
D = C = Ç = İnhitât-ı üfuk zâviye­si.
M = Mahallin herhangi bir yük­sek yeri.
ZS = Güneşin, sathî üfka nazaran irtifâ’ını gösteren, semâdaki semt dâiresi kavsidir. Bu kavsin derecesi, HK kavsi­nin derecesine müsâvîdir.
O = Üfk-ı hakîkî ile üfk-ı sathî­nin kesişdiği doğru noktala­rından biri.
1- Üfk-ı hakîkî, 2-Üfk-ı hissî, 3- Üfk-ı riyâdî, 4-Üfk-ı sathî düzlemleri, 5-Üfk-ı zâhirî hattı. 6- Üfk-ı şer’î hattı.
G = Güneşin merkezinin görü­nüşü.
GA= Güneşin hakîkî irtifâ’ı kavsi.
B= Mahallin en alçak yeri.
ZMF= Güneşin riyâdî irtifâ’ zâvi­yesi.

 

niye sonra sıfır yapıldıkları için, sâat makinelerinin gösterdikleri riyâdî vaktler, mer’î vaktler olmakdadır. Şer’î vaktler, hesâb ile bulunduğu ve takvîmlerde riyâdî vaktler yazılı olduğu hâlde, sâat makinelerinde mer’î vaktler hâline dönmekdedirler. Hesâb ile, önce güneş merkezinin, hakîkî üfk hattına göre, nemâzın irtifâ’ına geldiği (Riyâdî hakîkî vaktler) bulunmakdadır. Bunlar, sonra tem­kin ile mu’âmele olunarak,(riyâdî şer’î) vaktlere çevrilir. Sâat ma­kinelerinde, riyâdî vaktlere 8 dakîka 20 sâniye ilâve etmek lâzım olmaz.
Herhangi bir yükseklikde bulunan Râsıdın, o mahallin, ova ve deniz gibi en aşağı noktaları ile semânın birleşmiş gibi gördüğü dâ­ireye râsıdın (Zâhirî üfuk hattı) denir. Bu dâireden geçen üfuk düzlemine bu yüksekliğin (Üfk-ı mer’î)si denir. Râsıdın bulundu­ğu mahallin en aşağı yerine, ya’nî Erd küresinin sathına [yüzüne] temâs eden BN üfuk düzlemine râsıdın (Üfk-ı hissî)si denir. Râsı­dın bulunduğu M noktasından geçen ve Erd küresine K noktasın­da temâs eden [değen] MS düzlemine râsıdın, (Sathî üfuk)u denir ki, râsıdın gözünden çıkan şu’â’ istikâmetidir. Bir mahaldeki muh­telif yükseklikler için, muhtelif sathî üfuklar vardır. Herbiri için, güneşin ayrı irtifâ’ları vardır. Belli bir yüksekliğe mahsûs olan bir sathî üfuk, râsıdın şâkûlü etrâfında devr ederse Erd küresine temâs eden K noktaları, zâhirî üfuk hattını meydâna getirirler. Râsıd, mahallin en yüksek noktasında iken, zâhirî üfk hattına (Şer’î üfuk) denir. Erd küresinin merkezinden geçen AE üfuk düzlemine râsı­dın (Üfk-ı hakîkî)si denir. Merkezinde Erd küresi bulunan ve üze­rinde güneş ile yıldızların bulundukları düşünülen büyük küreye (Semâ küresi), şâkûlün semâ küresini deldiği noktaya, bu mahallin (Semt noktası) denir. Şâkûlden geçen sonsuz mikdârdaki düzlem­lere (Semt düzlemi) denir. Güneşden geçen ZMS semt düzlemi, sathî üfuklardan birini keser. Semt düzlemleri ve sathî üfk düzlem­leri M den geçdikleri için, semt düzlemleri ile sathî üfk düzlemleri birbirlerini bir doğru üzerinde keserler. Bu MS doğrusuna, (Sathî üfuk hattı) denir. Bu hat, K noktasında, EK yarı çapına amûddur, [dik]dir ve râsıdın gözünden geçer. Semt düzlemlerinin semâ küre­sini kesdiklerini düşünürsek, küre sathında hâsıl olan bu dâirelere, bu mahallin (Semt dâireleri) veyâ (İrtifâ’ dâireleri) denir. Bu dâire­ler, bu mahallin üfuk düzlemlerinden beşini dik olarak keserler. Gü­neşin merkezinden geçen semt dâiresinin, hakîkî üfuk düzlemini kesdiği A noktası ile güneşin merkezi arasında kalan AG kavsinin derecesine, güneşin o mahalde ve o andaki (Hakîkî irtifâ’ı) denir. Şems, her an, başka semt dâirelerinden geçmekdedir. Şemsin bir Z kenârından geçen semt dâiresinin, bu kenârı kesdiği Z noktası ile hissî, mer’î, sathî ve riyâdî ve hakîkî üfuk düzlemlerini kesdiği iki nokta arasında kalan semt kavsinin derecesine, güneşin bu üfukla­ra göre (İrtifâ’)ları denir. Şemsin bu üfuklardan aynı irtifâ’da ol­duğu vaktler farklıdır. Güneş bir mahallin sathî üfkunun altına gi­rince, ya’nî bu üfka nazaran irtifâ’ı sıfır olunca, bu üfkun her ye­rindeki Râsıdlar, güneşin bu üfukdan gurûb etdiğini görürler. Yüksekde bulunan Râsıd, LK kendi üfk-ı zâhirîsi hattının bir K noktasından geçen, üfk-ı sathîden gurûbunu görür. LK, Üfk-ı zâ­hirî dâiresinin her noktasından geçen birer sathî üfuk düzlemleri vardır. Güneşden geçen ZS semt dâiresi, bu üfuklardan birini S noktasında dik olarak keser. K noktasındaki MKO sathî üfku, Râ­sıdın (Sathî üfk)udur. Sathî üfuk ve MF riyâdî üfku, Râsıdın bu­lunduğu aynı düzlem içinde, aynı yükseklikden geçiyorlar. Fekat, aralarında bir C zâviyesi [açı] vardır. Bu açıya (İnhitât-ı üfuk zâvi­yesi) denir. Ahmed Ziyâ beğ diyor ki, (râsıdın bulunduğu mahal­lin, üfk-ı hissîden, metre olarak, irtifâ’ının kare kökü 106,92 ile çarpılınca, bu mahallin inhitât-ı üfuk açı sâniyesi olur). Yüksekde­ki Râsıda nazaran güneşin gurûb etmesi, üfk-ı sathîye nazaran ir­tifâ’ının sıfır olmasıdır. Diğer nemâzlar zevâlden sonra oldukları için, bunların şer’î vaktleri de, bunun gibidir. Ya’nî, güneşin sathî üfka nazaran irtifâ’ları ile hesâb edilir. Güneşin sathî üfka nazaran (ZS) irtifâ’ı, Râsıdın bulunduğu mahallin şâkûlünden geçen semt dâirelerinden, güneşin kenârından geçen dâirenin kavsidir. Bu kavs, Râsıdın gözünden çıkıp, bu kavsin iki ucundan geçen iki ya­rım doğru arasındaki zâviyenin derecesini göstermekdedir. Bu kavse muvâzî [paralel] olarak, zâviyenin iki kenârı arasında çizilen sayısız mikdârdaki kavslerin hepsi de, güneşin bu irtifâ’ derecesi­ni göstermekdedirler. Râsıd, bu kavslerden, sathî üfkun, üfk-ı zâ­hirî hattını kesdiği K noktasından geçen HK kavsini, güneşin sathî üfk hattına nazaran irtifâ’ı olarak görmekdedir. Bunun için, sathî üfka nazaran irtifâ’ olan, ZS kavsi yerine, zâhirî üfuk hattına na­zaran olan, HK (zâhirî irtifâ’ı) kullanılmakdadır. Bu irtifâ’, hakîkî üfka göre olan ZA irtifâ’ı ile C inhitât-ı üfk zâviyesi toplamı kadar olmakdadır. Mer’î şer’î vaktler, bu irtifâ’ ile hesâb edilmekdedir. Şemsin zâhirî irtifâ’ı, Sekstant ve Rub’-ı dâire tahtası ile bulun­makdadır.
Erd mihverinin [ekseninin] semâ küresini kesdiği iki noktaya (Semâ kutbu) denir. Mihverden geçen düzlemlerin semâ küresin-de hâsıl etdikleri dâirelere (Meyl dâireleri) denir. Erd merkezin­den geçen ve mihverine amûd [dik] olan düzleme (Ekvator) sathı denir. Güneşin merkezi ile Ekvator sathı arasında kalan meyl dâ­iresi kavsinin derecesine (Güneşin meyli) denir. Bir mahalde, bir meyl düzlemi ve birçok semt düzlemleri var­dır. Bir mahallin şâkûlü ile Erdın mihveri, Erdın merkezinde birle­şirler. Hâsıl etdikleri zâviyenin düzlemine (Nısf-ün-nehâr düzlemi) denir. Bu düzlemin semâ küresini kesdiği dâireye (Nısf-ün-nehâr dâiresi=Meridiyen), hakîkî üfku kesdiği doğruya (Nısf-ün-nehâr hattı) denir. Güneşin günlük mahrekleri, birbirlerine ve Ekvator düzlemine paralel olan dâirelerdir. Bu dâirelerin bulundukları düzlemler, Erdin mihverine ve Nıfs-ün-nehâr düzlemine dikdirler. Üfuk düzlemlerini eğik [mâil] olarak keserler. Güneş bir mahallin üfk-ı zâhirî hattı üzerinde kaldığı zemân, o mahalde şemsî gündüz olur. Güneşden geçen semt dâiresi, üfk-ı zâhirî hattını dik olarak keser. Güneş, bir mahallin Nısf-ün-nehâr dâiresi üzerine gelince, ya’nî merkezi hakîkî üfukdan gâye irtifâ’ında iken, merkezinden geçen meyl dâiresi ile, o mahallin semt dâiresi aynı olur. Bu dâire­nin, güneş merkezi ile Ekvator arasındaki kavsi (Meyl), üfk-ı hakî­kî arasındaki kavsi, (Hakîkî gâye irtifâ’ı) derecesi olur. Râsıd Ek­vatorda ise, hakîkî üfku, Erdin mihverinden geçer. Her zemân, ge­ce ve gündüz oniki sâat olurlar. Râsıd Kutubda ise, hakîkî üfuk düzlemi, Ekvator düzlemi ile aynı olur ve güneş, Râsıdın bulundu­ğu yarım kürede iken, altı ay gündüz, diğer yarım kürede olunca, altı ay gece olur. Güneşin senelik hareketini yapdığı (Husûf düzle­mi), Ekvator düzlemini Erdın bir kutru [çapı] istikâmetinde keser. Aralarında dâimâ 23 derece 27 dakîkalık zâviye vardır. Güneş Ek­vatorun bir tarafında iken, bu mahallerde yaz, diğer yarım kürede kış olur.
Sabâh nemâzının zemânı, dört mezhebde de, (leyl-i şer’î) so­nunda, ya’nî (Fecr-i sâdık) denilen beyâzlığın şarkdaki üfk-ı zâhi­rî hattının bir noktasında görülmesinden, (leyl-i şemsî)nin sonuna, ya’nî güneşin üst kenârının, o mahaldeki üfk-ı zâhirî hattından doğuncaya kadardır. Beyâzlık, üst kenârı bir mahallin üfk-ı zâhirî hattına 19 derece yaklaşınca, bir noktada görülür. Oruc da bu vakt başlar. İslâm âlimleri, -19 derece irtifâ’ ile hesâb etdikleri imsâk vaktlerinin, bulutsuz ve berrak havada, üfk-ı zâhirî hattına ve sâ­ate bakarak, beyâzlığın, üfk-ı zâhirî hattının bir noktasında başla­dığı vakt ile aynı olduklarını görmüşlerdir. Biz de böyle gördük. Şimdi, oruc tutmağa bu vaktlerden sonra başlıyanların orucları sa­hîh olmamakdadır. Dahâ sonra, irtifâ’ -18 olunca, beyâzlık bu üfuk hattı üzerine yayılır. Sabâh nemâzını bu vakt kılmak ihtiyât­lı olur. Avrupalılar, bu vakte fecr diyorlar. Müslimânların, din iş­lerinde, hıristiyanlara değil, islâm âlimlerine uyması lâzımdır. Be­yâzlık, üfuk hattı üzerinde kırmızılığın başlamasından iki derece evvel başlar. -20 derece yaklaşınca beyâzlığın başladığını bildiren­lerin de bulunduğu, İbni Âbidînde ve M.Ârif beğin takvîminde ya­zılı ise de, islâm âlimleri, -19 derece olduğunda ittifâk etmişlerdir. Kırmızılığın yayılması, güneşin üst kenârı, üfk-ı zâhirî hattına 16 derece yaklaşıncadır. Fecr ve imsâk vakti için -16 derece irtifâ’ı kabûl etmek, islâm âlimlerine uymamak olur.
Zâhirî zuhr mahalli ile hakîkî zuhr mahalli aynı değildir. Güne­şi görenler için, öğle nemâzının evvel mer’î vakti, güneşin arka ke­nârı zâhirî zevâl mahallinden ayrılınca başlar. Bu vakt, güneşin ar­ka kenârının, üfk-ı şer’î hattından gâye irtifâ’ına yükseldiği vakt­dir ve feyyi zevâlden, ya’nî dik bir çubuk gölgesinin, en kısa iken, uzamağa başladığını görmekle anlaşılır. Bu vakt, güneş merkezi­nin, o mahaldeki gündüz müddetinin ortasından [semâdaki Nısf­ün-nehâr dâiresinden] ya’nî hakîkî üfk hattına göre, hakîkî gâye irtifâ’ına yükseldikden, ya’nî (Hakîkî zevâl vakti)nden sonra, arka kenârının, Erd üzerindeki üfk-ı şer’î hattının garb tarafından, zâ­hirî gâye irtifâ’ına indiği görülünce başlar. Güneşi görenler için, nemâz vaktlerinin, [güneşin merkezinin] üfk-ı hakîkîye nazaran olan, hakîkî irtifâ’ları ile değil, arka kenârının üfk-ı şer’î hattından zâhirî irtifâ’ına geldiği, ya’nî nemâz vaktinin, hakîkî irtifâ’ına gel­mesinden sonra temkin zemânı geçdiği görülünce başlıyacağı, Tahtâvînin (İmdâd hâşiyesi)nde yazılıdır. Zâhirî zuhr vaktinin, güneşin, şer’î gâye-i irtifâ’dan alçaldığı görüldüğü vakt başladığı (Mecma’ul enhür)de de yazılıdır. Etrâfımızda, bir dâire şeklinde gördüğümüz (zâhirî üfuk hattı) dâiresinin mahalli, Râsıd, en aşağı yerde iken, üfk-ı hissî üzerinde bir B noktasıdır. Semâda zâhirî gâ­ye irtifâ’ındaki (Zâhirî zevâl mahalli) de, semâdaki zâhirî zevâl noktası olur. Râsıd, insan boyu kadar bile yükseldikce, üfk-ı zâhi­rî hattı, üfk-ı hissîdeki B noktasının etrâfında, nısf kutru, inhitât-ı üfuk derecesi kadar bir kavs olan, bir dâire şeklini alır ve üfk-ı ha­kîkîye doğru alçalır. Semâdaki, zâhirî zevâl mahalleri de, üfk-ı zâ­hirî hattından gâye irtifâ’ında olan noktaların, zâhirî zevâl nokta­sı etrâfında husûle getirdikleri bir dâirenin, güneşin mahrekini kesdiği iki nokta arasındaki mahrek kavsi olur. Bu zevâl dâireleri, Nısf-ün-nehâr düzlemine dikdir ve nısf kutrları olan kavsler, inhi­tât-ı üfuklar kadardır. Zâhirî zevâl kavsinin başı ve sonu, güneşin günlük mahrekinin, zâhirî zevâl dâiresini kesdiği iki noktadır. Gü­neşin ön kenârı, birinci noktaya gelince, gölgenin kısalması fark edilmez, zâhirî zevâl vakti başlar. Arka kenârı, ikinci noktadan çı­kınca, temâm olur. Bu vakt, gölgenin uzamağa başladığını gör­mekle anlaşılır. (Zevâl mahalli dâireleri)nden her biri, Erd üzerin­deki, râsıdın bulunduğu mahalle mahsûs olan zâhirî üfuk hattı dâ­iresinin noktalarından aynı gâye irtifâ’ında bulunan noktalardan meydâna gelmişdir. (Şer’î zevâl vakti), güneşin ön kenârının, bu dâ­irelerin en dışındaki, en büyüğü üzerindeki iki noktadan birincisi­
ne geldiği vakt başlar. Arka kenâr, bu dâireden ayrılırken, şer’î ze­vâl vakti temâm olarak (şer’î zuhr vakti) başlar. Riyâdî şer’î vakt­ler hesâb ile bulunarak takvîmlere yazılır. Zuhr vakti, asr-ı evvele kadar, ya’nî bir şeyin gölgesi, zevâl vaktindeki boyundan, bu şeyin boyu mikdârı uzayıncaya veyâ asr-ı sânîye, ya’nî boyunun iki misli uzayıncaya kadar devâm eder. Birincisi, iki imâma ve diğer üç mez­hebe göre, ikinci vakt ise, İmâm-ı a’zama göredir.
İkindi nemâzının vakti, öğle vakti bitince başlıyarak, güneşin arka kenârı üfk-ı zâhirî hattından batıp, gayb olduğu görülünciye kadar ise de, güneş sarardıkdan sonra, ya’nî alt [ön] kenârı üfk-ı zâ­hirî hattına bir mızrak boyu yaklaşınca, her nemâzı kılmak ve ikin­diyi bu vakte gecikdirmek harâmdır. Güneşin veyâ ziyâsının geldi­ği yerlerin sararması, merkezinin üfk-ı hakîkîye beş derece irtifâ’a geldiği vakt başlar. Bu vakte (İsfirâr vakti) veyâ (Kerâhet vakti) denir. [Güneşin ön kenârının üfk-ı şer’îden ayrıldığı zemân başlar.] Bu vakt, üç kerâhet vaktinin üçüncüsüdür. Türkiyede şehrlerde ikindi ezânları, iki imâma göre okunduğundan, ikindi nemâzını, bu ezândan, kışın 36 dakîka, yazın ise 72 dakîka sonra kılmalıdır ki, böylece İmâm-ı a’zama da uyulmuş olur. Arz derecesi 40 ile 42 ara­sındaki mahallerde, ocak ayından başlıyarak, her ay için 6 dakîka, 36 ya ilâve, kışa doğru temmuz ayından başlıyarak, 72 den tarh edi­lince, bu aydaki iki asr vakti arasındaki zemân farkı olur.
Akşam nemâzı, şemsî ve şer’î gecenin başlaması ile birlikde başlar. Güneş zâhirî gurûb edince, ya’nî üst kenârının Râsıdın bu­lunduğu mahallin üfk-ı zâhirî hattından gayb olduğu görülünce başlar. Hadîs-i şerîfde, (Gece başlayınca, orucu bozunuz! Gece­nin başlaması, güneş ziyâsının, şark tarafında, en yüksek tepeden gayb olması ile olur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf ve (İbni Âbidîn) ile (Tahtâvî)nin “rahmetullahi aleyhimâ” açıklamaları gösteriyor ki, güneşin zâhirî üfuk hattından gurûb etmesinin görülmediği yerlerde ve hesâb yapılırken, gurûb, güneş ziyâsının en yüksek te­peden çekildiği mer’î şer’î gurûb vaktidir. Ezânî sâat makineleri, bu vakt 12 yapılır. Akşam nemâzının vakti, şafak kararıncaya, ya’nî garbda, iki imâma ve diğer üç mezhebe göre, kırmızılık gayb oluncaya veyâ İmâm-ı a’zama göre, bundan iki derece sonra, be­yâzlık gayb oluncaya kadar devâm eder. Akşam nemâzını, vak­tin evvelinde kılmak sünnetdir. (İştibâk-i nücûm) vaktinden, ya’nî yıldızlar çoğaldıkdan, ya’nî güneşin arka kenârının üfk-ı zâhirî hattı altına on derece irtifâ’a indikden sonraya bırakmak harâmdır. Bu vakt ile gurûb vakti arasındaki zemân, İstanbul gi­bi, arzı 41 derece olan mahaller için, bir senede, 53 ile 67 dakî­ka arasında değişmekdedir. Hastalık, seferî olmak, hâzır ta’âmı
yimek için, yıldızlar çok görülünceye kadar gecikdirilebilir.
Yatsı nemâzının vakti, İmâmeyne göre, işâ-i evvelden, ya’nî garbdaki zâhirî üfuk hattı üzerinde kırmızılık gayb oldukdan son­ra başlar. Diğer üç mezhebde de böyledir. İmâm-ı a’zama göre, işâ-i sânîden, ya’nî beyâzlık gayb oldukdan sonra başlar. Şer’î ge­cenin sonuna, ya’nî Fecr-i sâdıkın ağarmasına kadardır. [Güneşin üst kenârı, zâhirî üfukdan 17 derece irtifâ’a inince kırmızılık, 19 derece inince, beyâzlık gayb olur.] Şâfi’î mezhebinde yatsı nemâ­zının âhır vakti, şer’î gecenin, ya’nî gurûb ile fecr-i sâdık arasında­ki zemânın yarısına kadar diyenler vardır. Yatsıyı, şer’î gecenin ya­rısından sonra kılmak, bunlara göre câiz değildir. Hanefîde ise, mekrûhdur. Mâlikîde de fecre kadar kılmak sahîh ise de, şer’î ge­cenin üçde birinden sonra kılmak günâhdır. Öğle ve akşam ne­mâzlarını iki imâmın bildirdiği vaktlerde kılamıyan, kazâya bırak­mayıp, İmâm-ı a’zamın kavline göre edâ etmeli, bu takdîrde, o gün ikindi ve yatsı nemâzlarını da, İmâm-ı a’zama göre kılmalıdır.
Beş vakt nemâzın ve bilhâssa sabâh ve yatsı nemâz vaktlerinin başlangıcı, her memleketin arz [Enlem] derecesine, ya’nî Hatt-ı is­tivâdan uzaklığına ve güneşin meyline, ya’nî ay ve günlere göre başkadır. Kutba yaklaşdıkca, fecr ve şafak vaktleri güneşin tulû’ [doğma] ve gurûb [batma] vaktlerinden uzaklaşır. Ya’nî sabâh ve yatsı nemâzlarının ilk vaktleri, birbirlerine yaklaşır. Tenvîr sathı ile Erdın mihveri arasındaki (Tenvîr zâviyesi), güneşin meyline müsâvî olduğu için, 90 - arz < meyl +19 ya’nî arz dereceleri ile meyl-i şemsin toplamı, yetmişbir [90-19=71] veyâ dahâ ziyâde olan yerlerde ve zemânlarda, meselâ Parisde güneşin meyli, çok oldu­ğu Hazîranın 12 ile 30 u arasında, şafak kırmızılığı gayb olmadan, fecrin beyâzlığı başlar. Bunun için, yatsı ve sabâh nemâzlarının vaktleri başlamaz. (Se’âdet-i Ebediyye) sahîfe 175’e bakınız! Ha­nefî mezhebinde vakt, nemâzın sebebidir. Sebeb bulunmazsa, ne­mâz farz olmaz. O hâlde, hanefî mezhebi âlimlerinin çoğu, böyle memleketlerde, bu iki nemâz farz olmaz, dedi. Ba’zı âlimlere gö­re ise, arz dereceleri bunlara yakın yerlerdeki veyâ böyle bir yer­de, böyle zemânların başlamadan evvelki günlerdeki vaktlerinde kılmalıdır.
Nehâr-ı şer’înin, ya’nî oruc zemânının dörtde birine, ilm-i nü­cûm âlimleri, ya’nî astronomi âlimleri, (Dühâ) vakti diyor. Bu vakt, kerâhet zemânının sonudur. Din âlimleri, bu vakte (İşrak vakti) ya’nî kuşluk zemânının başladığı vaktdir, diyorlar. Dühâ vaktinde güneş merkezinin üfk-ı hakîkîden irtifâ’ı beş derecedir. Alt kenârı, üfk-ı mer’îden bir mızrak boyu irtifâ’ındadır. Dühâ vakti, güneşin tulû’undan takrîben 40 dakîka sonradır. Bu iki vakt
arasındaki zemân, (Kerâhet zemânı)dır. Dühâ vakti olunca, her­gün iki rek’at (İşrak nemâzı) kılmak sünnetdir. Bu nemâza (Kuş­luk nemâzı) da denir. Bayram nemâzı da, bu vaktde kılınır. Ne­hâr-ı şer’înin yarısı, (Dahve-i kübrâ) vaktidir. Ezânî Fecr vaktinin yarısı, Dahve-i kübrâ vaktidir. Vasatî sâate göre, gece yarısından i’tibâren imsâk ve iftâr vaktleri toplamının yarısıdır.
Öğle ve ikindi nemâzlarının vaktlerini kolayca anlamak için, Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî Serhendînin talebesinden Abdülhak Sücâdilin “rahmetullahi aleyhimâ” yazmış olduğu, fârisî (Mesâil-i şerh-ı Vikâye) kitâbının Hindistânda Hayderî matbaasında 1294 [m. 1877] senesi baskısında ve (Mecma’ul-enhür)de şöyle yazıyor: Güneş gören düz bir yere, bir dâire çizilir. Bu dâireye (Dâire-i hindiyye) denir. Dâirenin ortasına, dâire kutrunun [çapının] yarı­sı kadar uzun, düz bir çubuk dikilir. Çubuğun tepesi dâirenin üç muhtelif noktasından aynı uzaklıkda olmalıdır ki, tam dik olsun! Bu dik çubuğa (Mikyâs) denir. Bu mikyâsın gölgesi, sabâhları, dâ­irenin dışına kadar uzundur ve garb tarafındadır. Güneş yüksel­dikce, ya’nî irtifâ’ı artdıkça gölge kısalır. Gölgenin dâireye girdiği noktaya işâret konur. Öğleden sonra şark tarafında, dâireden dı­şarı çıkar. Çıkdığı noktaya da bir işâret konur. Dâire çenberi üze­rindeki bu iki işâret arasında kalan kavsin [yayın] ortası ile, dâire­nin merkezi arasına düz bir hat çizilir. Bu hat, o mahallin (Nısf-ün­nehâr hattı) olur. Nısf-ün-nehâr hattının istikâmeti, şimâl ve ce­nûb cihetlerini gösterir. Güneşin doğduğu tarafa dönen kimsenin sol omuzu, şimâl cihetidir. Güneşin ön kenârı, üfk-ı zâhirî hattın­dan, gâye irtifâ’ına yükselince, (Zâhirî zevâl vakti) başlar. Bundan sonra gölgenin uzayıp kısaldığı his edilmez. Gölgenin en kısa uzunluğuna (Fey-i zevâl ) denir. Arka kenâr, alçalmağa başlıya­rak, sathî üfka [zâhirî üfuk hattına] nazaran gâye irtifâ’ına gelince, (Zâhirî zevâl vakti)nin sonu ve (Zâhirî zuhr vakti) olur. Gölgenin uzamağa başladığı görülür. Zâhirî zevâl zemânının, ya’nî gölgenin kısalmasının sonu ile uzamağa başlaması arasındaki zemânın orta­sında, güneşin merkezi, semâdaki Nısf-ün-nehâr dâiresi üzerine geldiği mer’î vakt olup, hakîkî üfukdan gâye irtifâ’ında olur. Bu an gündüz ortası, ya’nî (Mer’î hakîkî zevâl vakti)dir. Bu mer’î hakîkî zevâl vaktinde, hakîkî zevâlî sâat 12 dir. 12 ile ta’dîl-i zemânın ceb­rî toplamı, gündüzün başlangıcı yapılmakdadır. Bu vakt, mahallî, vasatî zevâlî sâat 12 yapılır. Zevâlî sâat makinelerinin başlangıcı­dır. (Hakîkî mer’î zevâl vakti), güneşin zevâle geldiği (riyâdî ze­vâl vakti)nden 8 dakîka 20 sâniye sonradır. Çünki, güneşin ziyâsı, Erda 8 dakîka 20 sâniyede gelmekdedir. Hesâb ile bulunan riyâ­dî nemâz vaktlerine 8 dakîka 20 sâniye eklenerek, mer’î vaktle­
re çevrilir. Bu çevirmeyi sâat makineleri yapmakdadır. Riyâdî vaktlerin ve sâat makinelerindeki mer’î vaktlerin, birbirlerinin ay­nı oldukları anlaşılmakdadır.
1193 [m. 1779] senesinde Erzurûmda hâzırlanmış olan (Mi’yâr-ı evkat) ceb takvîminde diyor ki, (Gölgenin en kısa görül­düğü (mer’î) zevâl vaktinde, ezânî sâat makinesi, takvîmde yazılı zuhr vaktinden temkin zemânı geri getirilerek ayârı tashîh edilir.) Çünki, zevâl vakti, zuhr vaktinden temkin kadar öncedir. Ezânî sâ­at makinesini ayârlamak için, vasatî sâat makinesi herhangi bir ne­mâz vaktini gösterince, ezânî sâat makinesi de, bu nemâzın ezânî vaktine getirilir. Fey-i zevâl, arz ve meyl derecelerine göre, ya’nî her arz derecesinde ve her gün başka boydadır.
İkindi nemâzı vaktindeki güneş irtifâ’ını bulmak için, (İrtifâ’­gölge uzunluğu) cedveli kullanılır. Bu cedveli, 1924 (Takvîm-i sâl) sonunda görerek, kitâbımızın 572. ci sahîfesine koyduk. Meselâ, 13 Ağustosda, İstanbulda, güneşin gâye irtifâ’ı 64 derece olduğundan, bir metre, dik çubuğun gölgesinin en kısa uzunluğu, cedvelde, 0,49 m. bulunur. Asr-ı evvelde, gölge 1,49 m. ve güneşin irtifâ’ı cedvel­de 34 derece olur.
Pergel, fey-i zevâl boyu kadar açılıp, bir ayağı, Nısf-ün-nehâr hattının dâireyi kesdiği noktaya konur. Diğer ayağının Nısf-ün-ne­hâr hattının dâire dışındaki kısmını kesdiği nokta ile merkez ara­sındaki mesâfe nısf kutr olmak üzere ikinci bir dâire çizilir. Mikyâ­sın gölgesi bu ikinci dâireye geldiği vakt, (Hakîkî asr-ı evvel) vak­ti olur. İkinci dâireyi her gün yeniden çizmek lâzımdır.
Şer’î nemâz vaktlerini, güneşin kenârının şer’î üfukdan olan ir­tifâ’ına göre hesâb etmek lâzımdır. Nemâz vaktlerinin irtifâ’ları, hakîkî üfukdan olamaz. Hakîkî üfka göre olan irtifâ’ ile hesâb edi­len hakîkî gurûb vaktinde, güneş yüksek yerlerin zâhirî üfuk hatla­rından batmamış olarak görülmekdedir.
Güneş merkezinin, Nısf-ün-nehârdan iki gündeki geçişleri, ya’nî iki gündeki hakîkî zevâl vaktleri arasındaki zemâna (Hakîkî güneş günü) denir. Bunların uzunlukları birbirlerine müsâvî olma­dığı için (Vasatî gün) kullanılır. Vasatî gün uzunluğu, bir güneş se­nesindeki 365,24 günün 360 da biri zemândır. Vasatî günler, birbir­lerine müsâvîdir. Bunların hakîkî güneş günlerinden farkına, bir günlük (Ta’dîl-i zemân) denir. Vasatî gün fazla ise, ta’dîl-i zemân (-), noksan ise (+) dır. Ta’dîl-i zemân, her gün değişerek, bir sene­de +16 ile -14 dakîka arasında değişmekde, senede dört def’a sıfır olmakdadır.
Güneşin merkezinin hakîkî üfukdan gurûb etdiği (Riyâdî gu­rûb) vaktinden sonra, arka kenârının, üfk-ı şer’îye inerek, ziyâ­sının en yüksek tepeden gayb olması için geçen zemâna (Temkin Zemânı) denir. Bir beldenin [şehr veyâ köyün] temkini, yükseklik ile ve arz derecesi ile değişir, artar. Günlük değişmesi birkaç sâni­yedir. Bütün nemâz vaktleri ve iftâr vakti hesâb edilirken, her bel­dede, en yüksek yerin temkini kullanılır. Meselâ İstanbulda, Çam­lıca tepesinin 267 metre yüksekliği için hesâb edilen 8 dakîka tem­kin kullanılır. Temkinlerin hergün değişmeleri ve muhtelif sâat bi­rimlerinin birbirlerinden farkları düşünülerek, İstanbulun temkini 10 dakîka kabûl edilmişdir. Güneşin ta’dîl-i zemânı ve meyli ise, hergün takrîben yarım dakîka değişmekdedir. Fekat, günlük mik­dârı her beldede aynıdır.
Sâat makineleri, bir vasatî günde 24 sâati gösterir. Vasatî veyâ ezânî zemânları ölçerler. Bir beldenin vasatî sâati, hakîkî mer’î ze­vâl vaktinden ta’dîl-i zemân kadar farklı olarak 12 yapılır. Ezânî sâat makinesi, güneşin üfk-ı şer’îden, ya’nî en yüksek tepeden gu­rûb etdiği görülünce, 12 yapılır. Bu sâat makineleri gurubî vaktle­ri göstermez. Ezânî vaktleri gösterir. Şarka doğru gidildikce, ya’nî tûl derecesi artdıkca, mahallî sâat makinelerinin ayârları ileri alın­makda, bunun için, tûl dereceleri değişince, sâat makinelerindeki nemâz vaktleri değişmemekdedir. Gurûbî ve ezânî gün uzunlukla­rı, birbirlerine takrîben müsâvîdir. Mebde’leri, temkin mikdârı farklıdır. Hakîkî [zevâlî] gün uzunluğundan 1-2 dakîka farklıdır­lar. Hesâb ile, nemâzların zevâlî veyâ gurûbî riyâdî vaktleri bulu­nur. Bu riyâdî vaktler, sâat makinelerinin gösterdikleri mer’î vakt­lerin aynıdır. Arz derecesi artdıkca, [yatsı hâriç] dört nemâzın vakti önce olur. Tûl derecesi artdıkca mahallî sâatlerdeki vaktler değişmez ise de, müşterek sâate göre, tûl derecesi artdıkca ileri [önce] olur.
İbni Âbidîn, oruclunun yapması müstehab olan şeyleri bildirir­ken ve Tahtâvî (Merâkıl-felâh) hâşiyesinde, nemâz vaktlerinde di­yorlar ki, (Bir kimse, güneşin üst kenârının, zâhirî üfuk hattından gurûb etdiğini görmedikçe iftâr yapamaz. Alçakda bulunan kimse, gurûbu dahâ önce görünce, yüksekdekinden önce iftâr yapar. Gü­neşin üfk-ı zâhirî hattından gurûbunu göremiyenler için gurûb, şarkdaki tepelerin kararmasıdır.) Ya’nî şer’î üfukdan olan gurûb­dur. Nemâz vaktleri ve iftâr yapmak hesâb edilirken, (Temkin) kullanmak, ya’nî irtifâ’ları şer’î üfuklara göre düşünmek lâzım ol­duğu, buradan anlaşılmakdadır. Hesâb yaparken, her yükseklik için ayrı olan zâhirî üfuk hatlarından olan zâhirî irtifâ’lar kullanıla­maz. Çünki muhtelif zâhirî üfuk hatları ve bunların her birine gö­re muhtelif irtifâ’lar ve bir mahalde, bir nemâzın muhtelif riyâdî vaktleri olur.
Güneşin kenârının şer’î üfukdan, nemâz vaktinin irtifâ’ına geldiği, riyâdî şer’î vaktini hesâb etmek için, evvelâ bu nemâza mahsûs olan (Fadl-ı dâir = Zemân farkı) hesâb edilir. Fadl-ı dâir, güneşin bulunduğu yer ile, gündüz veyâ gece yarıları arasındaki zemân farkıdır. Fadl-ı dâiri bulmak için, muhtelif düstûrlar [for­müller], logaritme ile veyâ hesâb makineleri ile çözülürler. Öğle (zuhr), ikindi (asr), isfirâr, akşam (gurûb), iştibâk ve işâ (yatsı) vaktlerinin Fadl-ı dâirleri, [sâat makinelerinin gösterdiği mer’î] hakîkî zevâl vaktine eklenerek, ba’zı makinelerde, bulunan yatsı nemâzının Fadl-ı dâiri gece yarısından çıkarılarak, fecr ve tulû’ için gece yarısına eklenerek, işrak için hakîkî zevâl vaktinden çı­karılarak, hakîkî veyâ gurûbî zemânlara nazaran riyâdî (hakîkî vaktler) bulunur. Zuhr, asr, gurûb, iştibâk ve işânın hakîkî vakt­lerine temkin ilâve ve fecr ile tulû’ riyâdî hakîkî vaktlerinden tarh edilince, (Şer’î vaktler) olur. Çünki, bir nemâzın hakîkî vakti ile şer’î vakti arasındaki zemân farkı, hakîkî üfuk ile şer’î üfuk ara­sındaki zemân farkı kadardır. Bu da, (Temkin zemânı)dır. Her şehr için tek bir temkin vardır. Bu da, şer’î vaktleri bulmak için kullanılır. Bunlar da, (Ezânî) veyâ (Vasatî) zemânlara çevrilerek takvîmlere yazılır.[1] Hakîkî vakti vasatîye tahvîl için, (Ta’dîl-i ze­mân) ile muâmele edilir. Gurûbî vakti ezânîye tahvîl için, dâimâ bir (temkin) çıkarılır. Görülüyor ki, zuhr, asr, gurûb ve işâ ne­mâzlarının gurûbî vaktleri ile ezânî vaktleri, birbirinin aynıdırlar. İslâm âlimleri, asrlarca evvel, (Rub’-ı dâire) âleti veyâ Üstürlâb [Oktant] denilen âlet yaparak, bununla güneşin riyâdî üfka göre veyâ Sekstant ile zâhirî üfuk hattına göre irtifâ’ını ölçmüşler, bun­dan her nemâz vaktinin hakîkî irtifâ’ını hesâb etmişlerdir. Zevâl­den evvelki vaktler, şer’î tulû’ üfkuna, zevâlden sonraki vaktler, şer’î gurûb üfkuna olan irtifâ’ları ile hesâb edilir. Zuhr vakti, gün­düz ortasından sonra olduğu için, (şer’î zevâl vakti), hakîkî zevâl vaktinden temkin zemânı sonra olması lâzım olur. Hüsâmeddîn efendinin (Şemâil-i şerîfe) tercemesine bakınız! Ahmed Ziyâ beğ 1339 [m. 1921] târîhli (Rub’-ı dâirenin sûret-i isti’mâli) kitâ­bında diyor ki, (Hakîkî mer’î zevâl vaktindeki 12 sâata tevâfuk eden vakt-i vasatîye o mevkie âid temkin mikdârı cem’ olun­dukda, mahallî vasatî sâat ile şer’î zuhr vakti olur.) (Kedûsî)nin (İrtifâ’ risâlesi)ni terceme eden, Fâtih medresesi ders-i âmların­dan, ya’nî islâm ilmleri ordinaryüs profesörü Hezargradlı Hasen Şevkı efendi, dokuzuncu bâbında, imsâk vaktini bulmağı bildirin­
[1] Nemâz vaktlerini hesâb etmek için, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında misâller verilmişdir.
ce diyor ki, (Bulduğumuz imsâk vaktleri temkinsizdir. [Ya’nî gü­neşin merkezinin gurûbî sâate göre, hakîkî üfka -19 derece irti­fâ’a yaklaşdığı [riyâdî] vaktdir.] Oruc tutacak kimsenin, bundan iki temkin mikdârı [onbeş dakîka] evvel imsâk etmesi lâzımdır. Böylece, [oruca güneşin ön kenârının şer’î üfka ve ezânî sâate gö­re olan imsâk vaktinde başlıyarak] orucu fâsid olmakdan kurtu­lur.) Görülüyor ki, bu büyük âlim de, şer’î ezânî vakti bulmak için hakîkî vaktden temkin zemânının iki mislini çıkarmakda, temkin çıkarılmaz ise, orucun fâsid olacağını bildirmekdedir. Çünki, İstanbulda temkin sekiz dakîka hesâb edilmekde, ihtiyâ­ten on dakîka kabûl olunmakdadır. Ahmed Ziyâ beğ de, (Rub’-ı dâire ile bulunan hakîkî fecr vaktinden temkinin iki misli çıkarıl­dıkdan sonra, ezânî şer’î imsâk vakti başlar) diyor. İki temkinden birisi, hakîkî vakti şer’î vakte çevirmek içindir. İkincisi, gurûbî sâ­ati, ezânîye çevirmek içindir. Hesâb ile veyâ Rub’-ı dâire ile bu­lunan hakîkî fecr vaktinden, ezânî sâat için temkin zemânının iki mislini çıkarmak lâzım olması, mahallî vasatî sâat için, bir temkin çıkarmak lâzım olduğunu göstermekdedir. Vasatî zemân için bir temkin çıkarılmazsa, oruc fâsid olur. Kedûsînin irtifâ’ risâlesinin önsözünde, (Meârif nezâretinin 1310 [m. 1892] senesi 230 numa­ralı ruhsatı ile basıldı) yazılıdır. Bunun için, Osmânlı âlimlerinin zemânında, meselâ Osmânlı âlimlerinin en yüksek makâmı olan (Meşîhat-i islâmiyye)nin hâzırladığı 1334 [m. 1916] senesinin (İl­miyye sâlnâmesi) ismindeki takvîmde ve 1982 ye kadar hâzırla­nan takvîmlerin hepsinde ve İstanbul üniversitesi Kandilli rasad­hânesinin 1958 târîh ve 14 sayılı (Evkat-ı şer’ıyye) kitâbında im­sâk vaktleri, hakîkî vaktlerinden iki temkin zemânı evvel başla­makdadır. Oruca, bu takvîmlerdeki şer’î imsâk vaktinden beş da­kîka bile sonra başlayanın orucu sahîh olmaz. Şer’î zevâl vaktin­de gölgenin boyu, hakîkî zevâl vaktindeki fey-i zevâlden dahâ uzundur. İkisi arasındaki fark, temkin zemânında hâsıl olan uzunlukdur.
Martın 21.ci ve Eylülün 23.cü günleri gece ve gündüz uzun­lukları 12 sâat olup, güneş dâimâ hakîkî zevâlden altı sâat evvel tulû’ ve altı sâat sonra gurûb eder. Diğer günlerde, Gece ile gün­düz müddetleri müsâvî olmadığı için, yaz aylarında, hakîkî zevâl vakti ile hakîkî tulû’ ve hakîkî gurûb vaktleri arasında 6 sâatdan bir mikdâr fazla zemân vardır. Kış aylarında, bu vaktler arasında, bir mikdâr az zemân bulunur. Altı sâatden olan bu zemân farkına (Nısf fadla) zemânı denir. Yaz aylarında, hakîkî tulû’ ve gurûb vaktleri, zevâl vaktinden, 6 ile Nısf fadlanın toplamı kadar farklı olmakdadır. Gurûb vakti, zevâl vaktinden uzaklaşınca, gurûbî
sâatın sabâh mebdei, zevâl vaktine yaklaşır. Gurûbî sâate göre ze­vâl vakti, yaz aylarında, Nısf fadlanın 6 sâatden farkı olur. Herhan­gi bir mahalde:
sin Nısf fadla = tan arz-ı belde x tan meyl müsâvâtından (Nısf fadla = Yarı fark) derecesi bulunur. Bunun dört misli, zemân dakîkası olur. Meyl ile arz derecelerinin işâret­leri aynı ise, ya’nî aynı nısf kürede iseler, Nısf fadla zemânının mutlak kıymeti 6 ya ilâve edilince, hakîkî zemâna göre, riyâdî ha­kîkî gurûb vakti ve gece yarısı 12 den, sabâh gurûbî 12 ye kadar olan zemân olur. Şemsin hakîkî tulû’ vakti ile zevâli vakti arasın­da da bu kadar zemân vardır. 6 dan çıkarılırsa, gurûbî zemâna gö­re riyâdî hakîkî zevâl vakti ya’nî sabâh 12 den zevâl kadar zemân olur ki, aynı zemânda, ezânî zemâna göre şer’î zuhr vakti ve ha­kîkî zemâna göre, hakîkî tulû’ vaktidir. Bulunulan mahâl ile gü­neş başka nısf kürelerde ise, nısf fadlanın mutlak kıymeti 6 ya ilâ­ve edilince, o mahallin gurûbî zemâna göre hakîkî zevâl vakti ve hakîkî zemâna göre, hakîkî tulû’ vakti olur. 6 dan çıkarılınca, ha­kîkî zemâna göre o mahaldeki riyâdî hakîkî gurûb vakti olur. 1 Mayısda, meselâ Privileg hesâb makinesinin 14.55 µ tan x 41 tan = arc sin x 4 = ¥ düğmelerine basılınca, makinenin levha­sında, Nısf fadla 53 dakîka 33 sâniye görünür. Hakîkî zemâna gö­re, riyâdî hakîkî gurûb vakti 6 sâat 54 dakîka, mahallî vasatî ze­mâna göre 6 sâat 51 dakîka ve müşterek zemâna göre 18 sâat 55 dakîkadır. Şer’î gurûb vakti 19 sâat 5 dakîka olur. Gurûbî zemâ­na göre hakîkî zevâl vakti 5 sâat 6 dakîka olur. Bundan, İstanbul için gurûb vaktindeki 10 dakîka temkin zemânı dâimâ çıkarılıp 4 sâat 56 dakîka, ezânî zemâna göre zevâl vakti olur. Buna zuhr vaktindeki, yine 10 dakîka temkin zemânı ilâve edince, ezânî sâ­ate göre zuhr vakti, yine 5 sâat 6 dakîka olur. Zuhr vaktindeki temkin, gurûb vaktindeki temkinin aynı olduğu için, gurûbî ze­mâna göre hakîkî zevâl vakti ile ezânî zuhr vakti aynı olmakda­dırlar. İkindi ve yatsının ezânî vaktleri de böyledir. Müşterek sâ­at ile şer’î tulû’ vakti 4 sâat 57 dakîka olur. 5 sâat 6 dakîka, hakî­kî gece müddetinin yarısıdır. Hakîkî gece müddeti olan 10 sâat 12 dakîkadan 2 temkin zemânı çıkarılınca, ezânî zemâna göre şer’î tulû’ vakti 9 sâat 52 dakîka olur. Türkiyenin her yerinde, imsâk vaktinden onbeş dakîka sonra sabâh nemâzı kılınır. Yüksek bir yerin D inhitât-ı üfuk zâviyesi:
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Herhangi bir günde, güneşin meyli ve ta’dîl-i zemân ma’lûm ve arz derecesi 41 olan yerlerde nısf fadla ve fadl-ı dâir ve nemâz vaktleri, hiçbir hesâba ve düstûra ve hesâb makinesi kullanmağa lüzûm olmadan, (Rub’-ı dâire) ile kolayca ve sür’at ile anlaşılmak­dadır. Rub’-ı dâire ve bunun isti’mâlini bildiren ta’rifesi, Hakîkat Kitâbevi tarafından i’mâl ve tevzî’ edilmekdedir.
İbâdetlerin vaktlerini ta’yîn ve tesbît etmek, ya’nî anlayıp an­latmak, din bilgisi ile olur. İbâdetlerin vaktlerini, din âlimleri, ya’nî müctehidler anlamış ve bildirmişlerdir. Fıkh âlimleri, mücte­hidlerin bildirdiklerini (Fıkh) kitâblarında yazmışlardır. Bildiril­miş olan vaktleri, hesâb etmek ise, astronomi bilen müslimânların vazîfesidir. Hesâb edilmesi câiz olan vaktleri, astronomi âlimleri bulur. Bunların bulduğunu, din âlimlerinin tasdîk etmeleri şartdır. Nemâz vaktlerini sâat ile ve kıbleyi pusula ile anlamanın câiz ol­duğu (İbni Âbidîn)de (Nemâzda kıbleye dönmek) bahsinde ve (Fetâvâ-i Şemsüddîn Remlî)de yazılıdır. (Mevdû’ât-ul-ulûm)da diyor ki, (Zemânımızda nemâz vaktlerini hesâb etmek, farz-ı kifâ­yedir. Müslimânların güneşin hareketinden veyâ takvîmlerden an­lamaları farzdır.)
İbni Âbidîn ve Şâfi’î (El-envâr) ve mâlikî (El-mukaddemet-ül­izziyye) şerhinde diyor ki, (Nemâzın sahîh olması için, vakti girdik­den sonra kılınması ve vaktinde kılındığını bilmek şartdır. Vaktin girdiğinde şübheli olarak kılıp, sonra vaktinde kılmış olduğunu an­larsa, bu nemâzı sahîh olmaz. Vaktin bilinmesi, vaktleri bilen âdil bir müslimânın okuduğu şer’î ezânı işitmekle olur. Ezânı okuyan âdil değil ise, [veyâ âdil müslimânın hâzırladığı takvîm yoksa], ken­disi vaktin girdiğini araşdırıp, kuvvetli zan edince kılmalıdır. Fâsı­kın veyâ âdil olduğu bilinmeyen kimsenin, kıbleyi göstermesi, te­miz, necs, halâl, harâm demesi gibi dinden olan haberleri de, ezân okuması gibi olup, ona değil, kendi araşdırıp anladığına uyması lâ­zımdır.) Yalnız kılanların, hastaların, yolcuların, işe dalıp nemâzı kaçırmak korkusu olanların, her nemâzı, vaktinin evvelinde kılma­ları lâzımdır. Sabâh nemâzını vaktinin sonunda kılmak, hanefî mezhebinde efdaldir.
Sabâh nemâzının ve orucun evvel vakti, fecr-i sâdık vakti ile başlar. Bu vakt, gurûb vaktinde 12 den başlayan ezânî sâatin fecr vaktine gelmesinden anlaşılır. Yâhud gece yarısı 12 den başlayan vasatî sâatin fecr vaktine gelmesinden anlaşılır.
Şemsin tulû’u, gece yarısı 12 den, gece müddetinin yarısı sonra veyâ gurûb vaktindeki 12 den, gece müddeti kadar sonra veyâ ze­vâlden gündüz müddetinin yarısı kadar evvel başlar. Sabâh gurû­bî sâatin 12 vakti, gurûb vaktindeki 12 den, 12 sâat sonra veyâ ge­ce yarısı 12 den gündüz müddetinin yarısı kadar sonra veyâ hakî­kî zevâl vaktinden gece yarısı müddetinin yarısı kadar evveldir.
Tulû’ vakti ile sabâhın 12 vakti arasında, gece ve gündüz uzun­luklarının yarıları arasındaki fark kadar zemân vardır.
Cemâ’at ile öğle nemâzını, yazın sıcakda geç, kış günleri ise, er­ken kılmak müstehabdır. Akşam nemâzını her zemân erken kıl­mak müstehabdır. Yatsıyı, şer’î gecenin üçde biri oluncaya kadar geç kılmak müstehabdır. Gecenin yarısından sonraya bırakmak tahrîmen mekrûhdur. Bu gecikdirmeler, hep cemâ’at ile kılanlar
içindir. Evinde yalnız kılan, her nemâzı vakti girer girmez kılmalı­dır. (Künûz-üd-dekâık)da yazılı ve Hâkimin ve Tirmüzînin bildir­dikleri hadîs-i şerîfde, (İbâdetlerin en kıymetlisi, evvel vaktinde kı­
lınan nemâzdır) buyuruldu. (İzâlet-ül hafâ)nın beşyüzotuzyedinci sahîfesinde yazılı, (Müslim) kitâbındaki hadîs-i şerîfde, (Bir zemân gelecek, âmirler, imâmlar, nemâzı öldürecekler, [nemâzın edâsını] vaktinden sonraya bırakacaklardır. Sen, nemâzını vaktinde kıl! Senden sonra, cemâ’at olurlarsa, onlarla da, tekrâr kıl! İkinci kıldı­ğın nâfile olur) buyuruldu. İkindiyi ve yatsıyı, İmâm-ı a’zamın kav­line göre kılmak ihtiyâtlı olur. Uyanamayan, vitri yatsıdan hemen sonra kılmalıdır. Yatsıdan evvel kılarsa, sonra tekrâr kılar. Uyana­bilen ise, gecenin sonunda kılmalıdır.
Bir beldede, bir nemâz vakti, mahallî veyâ müşterek vasatî ze­mâna göre ma’lûm iken, bu nemâzın ezânî zemâna göre vaktini bulmak için, şu iki düstûr kullanılmakdadır:
Müşterek zemâna göre vakt = Ezânî zemâna göre vakt + Müş­terek zemâna göre şer’î gurûb vakti.
Ezânî zemâna göre vakt = Müşterek zemâna göre vakt - Müşte­rek zemâna göre şer’î gurûb vakti. Gurûbdan evvelki zemânlarda, çıkarma yapabilmek için, önce 12 ilâve edilir. Ahmed Ziyâ beğin ki­tâbında, gurûb vakti yerine, zevâl vakti düstûru kullanılmakdadır.
Bu ikinci düstûr, herhangi bir vaktde, ezânî sâati ayârlamak için de kullanılır.
Mâlikî ve şâfi’î mezheblerinde, öğle ile ikindi ve akşam ile yat­sı nemâzları cem’ edilebilir. Bu iki nemâzdan biri, ikincisinin vak­tinde kılınabilir.
KERÂHET ZEMÂNLARI Nemâz kılması tahrîmen mekrûh, ya’nî harâm olan vaktler üç­dür: Bu üç vakte (Kerâhet zemânı) denir. Bu üç zemânda başlanan farzlar sahîh olmaz. Nâfileler sahîh olursa da, tahrîmen mekrûh olur. Bu nâfileleri bozmalı, başka zemânda kazâ etmelidir. Bu üç zemâ­nın birincisi, sabâhları güneş doğarken başlayıp, 40 dakîka devâm eden zemândır. Bu zemânın sonuna (Dühâ vakti) ve (İşrak vakti) denir. Kerâhet zemânının ikincisi, güneş zevâlde ikendir. Güneşin gurûbundan 40 dakîka evvel üçüncü kerâhet zemânı başlamakdadır. Güneşin doğması, tulû’ vaktinden, ya’nî üst kenârının mer’î üfuk hat-tından görünmeğe başlayıp, bakamıyacak kadar yükselmesine, ya’nî (Dühâ vakti)ne kadar olan zemândır. Ya’nî kerâhet zemânının sonu­na kadardır. Güneşin zevâlde olması, semâdaki şer’î zevâl mahalli olan dâirenin içinde bulunmasıdır. Ya’nî hakîkî zevâl vaktinden tem­kin zemânı evvel ve sonra olan iki vakt arasındaki zemândır. Bu ze­mân, öğle nemâzı vaktinden İstanbul için, 20 dakîka evvel başlamak­dadır. Güneşin batması da, bakacak kadar sararmağa başladığı vakt­den batıncaya kadar olan zemân demekdir. Bu zemânın mikdârı, İs­tanbul gibi 41 derece olan mahaller için, 37 dakîka ile 42 dakîka ara­sında değişmekdedir. Ortalama olarak 40 dakîkadır. Bu zemânın ev­vel vaktine (İsfirâr-ı şems) veyâ (Kerâhet vakti) denir. Güneş batar­ken, yalnız o günün ikindisi kılınır. Fekat, ikindiyi isfirâr vaktine ge­cikdirmek tahrîmen mekrûhdur. İmâm-ı Ebû Yûsüfe göre, yalnız Cum’a günü güneş tepede iken, nâfile kılmak mekrûh olmaz. Bu kavlza’îfdir. Önceden hâzırlanmış cenâzenin nemâzı, secde-i tilâvet ve secde-i sehv de câiz değildir. Bu vaktlerde hâzırlanan cenâzenin ne­mâzını, bu vaktlerde kılmak sahîh olur.
Yalnız nâfile kılmak mekrûh olan iki vakt vardır. Sabâh Fecr-i sâdık [tan yeri] ağardıkdan, güneş doğuncaya kadar, sabâh nemâ­zının sünnetinden başka nâfile kılınmaz. İkindiyi kıldıkdan sonra, akşam nemâzından önce nâfile kılmak tahrîmen mekrûhdur. Cum’a günü imâm minbere çıkınca ve mü’ezzin ikâmet okurken, diğer nemâzlarda imâm nemâzda iken nâfileye, ya’nî sünnete baş­lamak mekrûhdur. Yalnız sabâh sünnetine başlamak mekrûh de­ğildir. Bunu da safdan uzak veyâ direk arkasında kılmalıdır. Min­bere çıkmadan başlanan sünneti temâmlamalı denildi.
Sabâh nemâzı kılarken, güneş doğmağa başlarsa, bu nemâz sa­hîh olmaz. İkindiyi kılarken güneş batarsa, bu nemâz sahîh olur. Akşamı kıldıkdan sonra, tayyâre ile batıya gidince, güneşi görse, güneş batınca akşamı tekrâr kılar. Orucunu bozmuş ise, bayram­dan sonra kazâ eder.
Hanefî mezhebinde, yalnız Arafât meydânında ve Müzdelifede hâcıların iki nemâzı cem’ etmeleri lâzımdır. Hanbelî mezhebinde, seferde ve hastalıkda, kadının emzikli veyâ müstehâza olmasında, abdesti bozan özrlerde, abdest ve teyemmüm için meşakkat çe­kenlerde ve a’mâ ve yer altında çalışan gibi, nemâz vaktini anla­makda âciz olanın ve canından, malından ve nâmûsundan korka­nın ve ma’îşetine zarar gelecek olanın, iki nemâzı cem’ etmeleri câ­iz olur. Nemâzı kılmak için işlerinden ayrılmaları mümkin olmıyan­ların, bu nemâzlarını kazâya bırakmaları, hanefî mezhebinde câ­
iz değildir. Bunların, yalnız böyle günlerde, (Hanbelî mezhebi)ni taklîd ederek, öğle ile ikindiyi veyâ akşam ile yatsıyı takdîm yâhud te’hîr ederek, cem’ etmeleri, ya’nî birlikde kılmaları câiz olur. Cem’ ederken, öğleyi ikindiden ve akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci nemâza dururken, cem’ etmeği niyyet etmek, ikisini ard ar­da kılmak ve abdestin, guslün ve nemâzın hanbelî mezhebindeki farzlarını ve müfsidlerini öğrenmek ve bunlara uymak lâzımdır.
6) Nemâzın şartlarından altıncısı, nemâza niyyet etmekdir. Niy­yet kalb ile olur.
7) Nemâzın şartlarından yedincisi, (İftitâh tekbîri)dir. Ya’nî, nemâzın evvelinde, (Allahü ekber) demekdir. Bu yedi şartın biri­ni, sehven veyâ kasden, terk eden kimsenin nemâzı sahîh olmaz.
İslâmiyyete uyan kişi, hayrlı olur her işi, bilmeden uymak olamaz, önce lâzım fıkh bilgisi. 

Kitap-Menü