Rûh nedir?

ÜÇÜNCÜ BAHS: İslâm ahlâkını üçe ayırmışdık. Bunları iyi anlamak için, yardımcı olan şeyleri açıklıyalım. Her ilmin, her fen­nin şu’beleri vardır. Şu’belerin birleşdikleri noktaları bulunur ki, bu noktalarda, o ilmin bütün kolları tek birşey olur. İşte bu tek nokta, o ilmin mevzû’udur. Meselâ, tıb ilminin muhtelif şu’beleri vardır. Fekat her kolu, insan cesedinin hastalık ve sağlığında bir­leşir. Bu da, bu ilmin mevzû’u demekdir. Bir ilmi kolay öğrenmek için, mevzû’unu anlamak lâzımdır. Ahlâk ilminin mevzû’u, insa­nın rûhudur. Rûhu [ve kalbi], kötü huylardan temizlemeği ve iyi huylar ile süslemeği öğretir. Bunun için, evvelâ rûhu, sonra iyi ve kötü huyları öğrenmek lâzımdır. Şu beyti imâm-ı Şâfi’î söylemiş­dir:
Kötülüğü öğrendim, kötü olmak için değil, kötülüğü bilmiyen, düşer içine, iyi bil!
Kalbi ve rûhu, mümkin olduğu kadar tanıtabilmek, görünen ve görülemiyen kuvvetlerini açıklamak ve se’âdetinin ve felâke­
tinin nelerde olduğunu anlatmak için, üç makam yazıyoruz:
Birinci makam: Kalb [gönül] ve rûh nedir? Bu iki varlığa eski yunan feylesofları ve onların taklîdcileri, (Nefs-i nâtıka) veyâ kısa­ca Nefs de demişlerdir. [Hâlbuki, tesavvuf ve ahlâk bilgilerinin mütehassısı, İmâm-ı Rabbânî “rahime-hullahü teâlâ”, nefsin, kal­bin ve rûhun birbirinden farklı varlıklar olduklarını ve (Nefs-i nâ­tıka), nefsin ismi olduğunu bildirmekdedir.] İsrâ sûresinin seksen­beşinci âyetinde meâlen, (Sana rûhdan soruyorlar. Rûh, Rabbimin yaratdığı varlıklardan biridir diye cevâb ver) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, rûhun ne olduğunu anlatmağı men’ etmekdedir. Bunun içindir ki, turuk-ı aliyye meşâyıhından ve islâm âlimlerinden çoğu, rûhun ne olduğunu konuşmakdan ictinâb etmişlerdir. Fekat, Kur’ân-ı kerîmden anlaşılıyor ki, rûhun yalnız hakîkatini, ne oldu­ğunu konuşmak yasakdır. Yoksa hâssalarını, özelliklerini anlat­mak yasak değildir. Bunun için, âlimlerin çoğu, talebeye ve süâl edenlere, kalbin ve rûhun cism olmadıklarını, bir (Cevher-i basît) olduklarını söylediler. Aklın erdiği bilgileri anlıyan, his organların­dan beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hare­ketleri idâre eden, kullanan hep bu ikisidir. Tesavvuf büyükleri ve kelâm âlimleri böyle söylemişlerdir. [Kalb ve rûh hakkında geniş bilgi almak istiyenin, şâfi’î mezhebi âlimlerinden şeyh Şihâbüddîn Ömer Sühreverdînin (Avârif-ül me’ârîf) kitâbını ve İmâm-ı Rab­bânî Ahmed Fârûkî Serhendînin (Mektûbât) kitâbını okuması tav­siye olunur. Sühreverdî, hicrî kamerî 539 [m. 1145] senesinde tevel­lüd, 632 [m. 1234] de Bağdâdda vefât etmişdir. Abdülkâdir-i Gey­lânîden feyz almışdır. İmâm-ı Rabbânî hicrî kamerî 971 [m. 1563] senesinde Hindistânda Serhend şehrinde tevellüd ve 1034 [m. 1624] senesinde, orada vefât etdi. Abdülkâdir Geylânî hicrî kame­
rî 561 de Bağdâdda vefât etdi.]
Kalbin ve rûhun ta’rîfini, altı madde içinde îzâh edeceğiz:
1 - Evvelâ kalbin ve rûhun mevcûd olduklarını bildirelim. Rû­hun varlığı meydândadır. Belli olan şeyi isbât etmeğe lüzûm yok­dur. İnsana en ma’lûm olan şey, kendi varlığıdır. İnsan bir ân ken­dini unutmaz. Uykuda iken, serhoş iken de, rûh kendisini unut­maz. İnsanın kendi kendini tanıması için, birşey isbât etmeğe lü­zûm yokdur. Fekat, rûh madde midir, madde değil midir. Kendi kendine var mıdır, yoksa başka şey ile mi bulunur gibi ve dahâ baş­ka sıfatlarını isbât etmek câizdir. Çoğu meydânda ise de, hâtırlat­mak lâzımdır. Bunun içindir ki, aşağıdaki beş madde zikr edilmek­dedir.
2 - Kalb ve rûh, cevherdir. Ya’nî kendileri vardır. Rûha fârisî dilinde (Cân) denir. Hayvân ölünce, cânı çıkdı denir. Rûhu bede­ninden ayrıldı demekdir. Her mahlûk, yâ cevherdir, yâhûd arazdır. Varlıkda kalabilmesi için, başka bir mahlûka muhtâc değilse, ken­di kendine var ise, buna (Cevher) denir. Varlıkda başka bir şeye muhtâc ise, (Araz) veyâ (Sıfat) denir. Madde ve cism, birer cevher­dir. Bir cismin rengi, kokusu, şekli ise arazdır, özellikdir. Renk, cism ile vardır. Cism olmazsa, renk olamaz. Cevher, iki dürlüdür. Biri (Mücerred), ya’nî maddî olmıyan varlıkdır. Ağırlığı, şekli, ren­gi ve his organlarına te’sîri yokdur. İkincisi maddedir. Mücerred olan cevher, his organları ile duyulmaz, parçalanamaz. Akl ve rûh böyledir. Madde ise, his olunur ve parçalanabilir. Cism, maddenin şekl almış hâlidir. Rûhun cevher olduğu birçok şeklde isbât edil­mişdir. En basît yol şöyledir ki, araz ya’nî hâssa, bir cevher üzerin­de bulunur. Cevher, arazı taşımakdadır. His olunan, düşünülen herşeyi rûh almakda, taşımakdadır. Bunun için kalb ve rûh, cev­herdir, araz değildir. Araz, araz üzerinde de bulunabilir diyerek, meselâ sür’at, ya’nî hız, hareketde bulunur diyerek, bu isbâtı kabûl etmiyenler de vardır.
3 - Kalb ve rûh, basîtdir. (Basît) demek, parçalanamaz, ayrıla­maz demekdir. Bunun karşılığı, bileşik ya’nî (Mürekkeb) olmak­dır. Kimyânın basît dediği elementler, bu ta’rîfe göre bileşik olu­yor. Çünki, atomlarına veyâ gaz moleküllerine ayrılabilmekdedir­ler. Rûhun basît olduğu şöyle anlaşılır ki, basît olduğu bilinen şeyi, rûh kavramakdadır. Kalb ve rûh, mürekkeb ya’nî bileşik olsaydı, parçalanabilseydi, basît olan birşey bunda yerleşemezdi. Çünki, rûh parçalanırsa, bunda yerleşen basît şey de parçalanmak lâzım gelir. Basît olan şey ise, parçalanamaz.
4 - Kalb ve rûh, cism değildir. Eni, boyu ve yüksekliği olan cev­here, ya’nî şekl almış maddeye (Cism) denir. Cismde yerleşen şey­lere cismânî denir. Araz, ya’nî özellikler, cismlerde bulundukları için, cismânîdirler.
5 - Kalb ve rûh, anlayıcı ve idâre edicidir. Kendilerini bilirler. Kendisini bildiğini de bilirler. Göz vâsıtası ile renkleri, kulak ile, sesleri kavrar. Sinirleri, çalışdırır. Adaleleri hareket etdirir. Böyle­ce, bedene iş yapdırırlar. Böyle işlere (İrâdî), ya’nî istekli işler de­nir.
6 - Rûh, his organları ile duyulmaz. Cism ve cismânî olan şeyler his olunur. Rûh, cism ve cismânî olmadığı için his olunamaz.
İkinci makam: İnsan ölünce, rûhu ne olur? İnsan ölünce, ce­sed çürüyünce, kalb ve rûh yok olmaz. Ölmek, bunların beden­den ayrılması demekdir. Bedenden ayrılınca, mücerred ya’nî maddî olmıyan âleme karışırlar. [Kıyâmete kadar] yok olmaz. Din âlimleri ve felsefeciler ve müteassıb [yobaz] olmıyan fen adam­
ları böyle söylemişdir. Tabîatcılardan az bir kısmı, bu sözbirliğin­den ayrılmış, doğru yoldan kaymışdır. Bunlar, insanı, çöldeki otla­ra benzetdiler. İnsan ot gibi biter, büyür, yok olur. Rûhu kalmaz dediler. Böyle söyledikleri için (Haşhaşî)ler, ya’nî (Otcular) adı ile anıldılar. Din âlimleri ve felsefeciler, bu otcuların düşüncelerini muhtelif delîllerle red etdi.
[Allahü teâlâ, bugün bilinen 105 elementi yaratmış, bunlardan herbirine başka başka hâssalar vermişdir. Her element atomlardan yapılmışdır. Her atomu, bir mikro-dinamo gibi, büyük bir enerji deposu yapmışdır. Atomların birbirleri ile birleşmesinden mole­külleri veyâ iyon şebekelerini, böylece organik ve anorganik mü­rekkeb cismleri ve hücreleri, çeşidli dokuları ve sistemleri yarat­mışdır. Bunların herbirinde, akllara hayret veren, incelikler, ka­nûnlar, düzenler vardır. Meselâ, ancak mikroskopla görülebilen bir hücre, çeşidli atölyeleri bulunan mu’azzam bir fabrika gibidir. İnsan aklı, bugüne kadar, bu fabrikanın ancak birkaç makinasını görebilmişdir. İnsandaki milyonlarca hücrenin çalışabilmesi, gerek insanda, gerekse dış âlemde binlerce, uygun şartların bulunmasına bağlıdır. Bu binlerle şart ve nizâmdan biri bozulursa, insanın bede­ni çalışamaz, durur. O büyük kâdir, âlim olan Allahü teâlâ, bu ni­hâyetsiz nizâmı yaratarak, beden makinasını otomatik olarak çalış­dırmakdadır. Kalb ve rûh, bu makinanın elektrik kuvveti gibidir. Bir motorda ufak bir ârıza olunca, ceryan kesildiği gibi, insan vü­cûdunun iç ve dışındaki yapı ve düzenlerde hâsıl olacak bir ârıza da, kalbin ve rûhun bedenden ayrılmasına sebeb olur ve insan ölür. Dünyâda hiçbir makina, hiçbir motor nihâyetsiz çalışamıyor. Aşı­narak, yıpranarak, çürüğe ayrılıyor. Bu, bir umûmî kanûndur. Vü­cûd makinası da yıpranıyor, çürüyor. İnsan kabrde çürüyünce, hiç­bir zerresi, hiçbir elementi yok olmuyor. Çürümek, bedeni meydâ­na getiren organik moleküllerin anaerobik mikroblar ve toprak te’sîri ile parçalanarak, karbon dioksid, amonyak, su gibi ufak mo­leküllere ve serbest azota kadar ayrılması demekdir. Bu parçalan­ma, fizik ve kimyâ hâdiseleridir. Fizik ve kimyâ reaksiyonlarında maddenin yok olmadığı bugün kesin olarak bilinmekdedir. Lavo­isier adındaki Fransız kimyâgeri, (Kimyâ tepkimelerinde, madde gayb olmaz ve yokdan meydâna gelmez) hakîkatini tecribe ile isbât etmiş ise de, herşeyin kimyâ tepkimesi, kimyâ kanûnu ile yapıldığı­nı zan ederek, (tabî’atda birşey yaratılmaz ve hiçbirşey yok edile­mez) demişdir. Bugün, yeni keşf edilen çekirdek olayları, nükleer reaksiyonlar, maddenin enerjiye döndüğünü, yok olduğunu, Lavo­isiernin aldanmış olduğunu göstermekdedir. Bugün ilm adamları,
açık olarak görüyor ki, fennin ilerlemesi, fen bilgisindeki her ileri bir adım, islâm dînini kuvvetlendirmekde, islâm düşmanlarının if­tirâlarını çürütmekde, maddeye tapan ateistleri rezîl etmekde, ye­re sermekdedir. Fekat ne yazık ki, fen adamı şekline giren, üniver­sitede okumuş, ba’zı din câhilleri, fende geri kalmağı behâne ede­rek, islâm düşmanlığı yapıyorlar. Bu diplomalı kâfirler, temiz genç­leri aldatmak için, (İslâmiyyet gericilikdir. Terakkîye mâni’ olmak­dadır. Hıristiyanlar ilerliyor. Her nevi’ fen vâsıtası yapıyorlar. Ta­bâbetde, harblerde, haberleşmelerde kullandıkları fen âletleri, gözlerimizi kamaşdırıyor. Fendeki tekâmülden müslimânların ha­berleri bile yok. Biz, hıristiyanlara uymalıyız) gibi yalanlar söyliye­rek, islâmiyyetdeki güzel ahlâkı, kardeşliği bırakmağa ve Avrupa­lılara, Amerikalılara benzemeğe ilericilik diyorlar. Gençleri, ken­dileri gibi islâm düşmanı yapmağa, felâkete sürüklemeğe çalışıyor­lar. Hâlbuki islâmiyyet, fende, san’atda ilerlemeği emr ediyor. Hı­ristiyanlar ve bütün kâfirler, babalarından, ustalarından öğrendik­lerini yapıyorlar. Evvelki neslin yapdıklarını, ufak tefek ilâveler ile, tekrâr yapıyorlar. Evvelkiler yapmasalardı, bunlar hiçbirini ya­pamazdı. (Tekmîl-i sinâ’ât telâhuk-ı efkâr iledir) sözü asrlarca ev­vel söylenmişdir. Târîh gösteriyor ki, fendeki yenilikleri, hep müs­limânlar yapdı. Fen bilgilerini, fen âletlerini yüz sene evvelki hâle kadar yükseltdiler. Bu terakkîlere, hep islâm dîni ve bu dînî takbik eden, islâm devletleri sebeb oldu. Hıristiyanlar, haçlı seferleri ile, islâm devletlerini yıkamadıkları için, siyâsî oyunlarla, yalanlarla, hîlelerle, dâhilden yıkdılar. Bunların topraklarında, muhtelif, ilmâ­nî [layık], mason [dinsiz] kimselerle hükûmetler kurdular. Fekat, islâmiyyeti yok edemezler. Müslimânlardan kalan, fendeki keşfle­re, ilâveler yaparak, bugünkü terakkîyi kendilerine mâl ediyorlar. Yalnız kendi keyflerini, zevklerini, menfe’atlarını düşünenler, kö­tülüklerini ortaya koyduğu için, fen ve san’ati emr eden islâmiyye­te gericilik diyorlar. Bütün yehûdîler, hıristiyanlar, hattâ putpe­restler, bütün dünyâ, Cennete, Cehenneme inanıyor, kiliseler, hav­ralar dolup taşıyor. Bu inananlara gerici demediklerine göre, fen­ne, san’ata değil, zevk ve safâya, ahlâksızlıklara ilericilik dedikleri anlaşılıyor. Böyle aslsız ve haksız yalanlarla, islâmiyyete küstâhca, ilk saldıran ingilizlerdir. (İngiliz Câsûsunun İ’tirâfları) kitâbımızı okuyunuz! Şimdi, müslimânların birleşerek, dedeleri gibi islâmiy­yetin emr etdiği, din ve fen bilgilerine sarılmaları, yine büyük sanâ­yı’ kurarak yeni âletler yapmaları, hıristiyanlardan üstün olarak, bütün beşeriyyeti se’âdete kavuşdurmaları lâzımdır.
İnsan bedeninde bulunan maddeler, toprakdan, sudan ve ha­
vadan gelmekdedir. Canlıların ihtiyâc maddeleri, bu üç kaynakdan hâsıl olmakdadır. İnsan çürüyünce, hâsıl olan maddeler, yine bu üç yere dağılıyor. Kıyâmetde tekrâr dirilmek, bu maddelerin veyâ benzerlerinin tekrâr bir araya gelmeleri ile olacakdır.
Kalb, rûh ve melekler de, yalnız oldukları zemân, terakkî et­mez, yükselmez. Yaratıldığı mertebede kalır. Kalb ve rûh, bu be­den ile birleşince, terakkî etmek, yükselebilmek hâssasını kazanı­yor. Yâhud, kâfir olmak, günâh işlemek sebebleri ile, alçaklaşıyor, harâb oluyor.
Bu dünyâda her cism kendine mahsûs sıfatları ile tanınmakda­dır. Her cism, elementlerin ve bileşiklerin birer yığınıdır. Element­ler, bileşikden bileşiğe geçerek yer değişdirmekde, her cismin ter­kîbi bozularak, sıfatları yok olmakda, başka sıfatlı, başka cism hâ­line dönmekdedir. Bu devâmlı değişmelerde, madde yok olmuyor ise de, cismler zemânla değişmekde, yok olup başka cism hâsıl ol­makdadır. Eskiden maddeye (Heyûlâ) diyorlardı. Cisme, ya’nî maddenin şekl almasına (Sûret) diyorlardı.
Kalb ve rûh, parçalanmadığı ve parçalardan meydâna gelme­dikleri, ya’nî mücerred oldukları için, hiç değişmez, bozulmaz, yok olmaz. Fizik hâdiselerinde cismlerin şekli ve hâli değişiyor. Mese­lâ su, ısı enerjisi alınca, buhar oluyor. Sıvı hâlde iken gaz hâline dö­nüyor. Su cismi yok oluyor, buhar cismi var oluyor. Kimyâ tepki­melerinde ise, cismin yapısı bozuluyor. O cismin maddesi yok olup, başka madde var oluyor. Fizik olayında cism değişiyor. Madde de­ğişmiyor. Kimyâ değişmesinde, cism yok oluyor. Madde değişiyor. Hiçbirinde madde yok olmuyor. Nükleer değişmelerde ise, madde de yok olup, enerji hâline dönüyor.]
Üçüncü makam: Kalb ve rûhun kuvvetleri vardır. Bu kuvvetler, bitki ve hayvânların kuvvetleri gibi değildir. Nebâtların ve hayvân­ların da, kendilerine göre rûhları vardır. Kalb, yalnız insanda var­dır. Her canlıda (Nebâtî rûh) vardır. Doğma, büyüme, tegaddî [beslenme], zararlı maddeleri dışarı atma, üreme ve ölme gibi can­lılık işlerini (Nebâtî rûh) yapar. Bu işler, insanlarda ve hayvânlar­da ve nebâtlarda da yapılmakdadır. Nasıl yapıldığı tabî’at bilgisi derslerinde öğrenilmekdedir. Bunlarda büyüme, bütün hayât bo­yunca yapılmaz. Mu’ayyen bir mikdâra vardıkdan sonra, bu iş du­rur. Bu mikdâr, insanlarda ortalama yirmi dört yaşına geldiği ze­mândaki mikdârdır. Yağlanmak, şişmanlamak, büyümek değildir. Beslenme ölünciye kadar devâm eder. Çünki, gıdâ almadan yaşa­namaz.
Hayvânlarda ve insanlarda, (Hayvânî rûh) da vardır. Bunun yeri göğüsdür. İstekli hareketleri yapdıran bu rûhdur. İnsanlar­
da, kalbin emri ile yapar.
İnsanlarda ayrıca bir rûh dahâ vardır ki, Rûh deyince kalb ile berâber, bu rûh anlaşılır. Aklı kullanmak, düşünmek ve gülmek gi­bi şeyleri yapan bu rûhdur. Hayvânî rûhda iki kuvvet vardır. Biri­si, Müdrike kuvveti, ikincisi hareket kuvvetidir. Müdrike kuvveti, idrâk edici, anlayıcı kuvvetdir. Bu anlamak da, iki yol ile olur: Zâ­hirî, görünen his organları ile olan anlama. Bâtınî, ya’nî görünmi­yen, his organlarla olan anlama. Görünen his organları beşdir. Bi­rinci his organı, deridir. Deri ile sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluk, yumuşaklık, sertlik gibi şeyler anlaşılır. Bir cism deriye değince, hayvânî rûhu, bu şeyin sıcak olup olmadığını anlar. Bu duygu avuç içinde fazladır. İkincisi, koku alma duygusudur. Burun ile olur. Üçüncüsü, tat alma duygusudur. Dildeki sinirlerle duyulur. Dör­düncüsü işitmekdir. Kulakdaki sinirlerle duyulur. Beşincisi gör­mekdir. Gözdeki sinirlerle görülür.
Görünmiyen his organları da beşdir: Birincisi, (Hiss-i müşte­rek)dir. Bu duygunun yeri, beynin önündedir. His organlarından beyindeki duygu merkezlerine gelen hâricî te’sîrlerin hepsi, bura­da toplanır. İkincisi, (Hayâl)dir. Bunun yeri, beynin birinci boşlu­ğunun önündedir. Hiss-i müşterekde toplanıp anlaşılan, his edilen­ler burada saklanır. Bir cisme bakınca, bu cism, hiss-i müşterekde duyulur. Bu cism, göz önünden çekilince, hiss-i müşterekde his edilmesi kalmaz. Fekat, hayâle gelen te’sîri uzun zemân kalır. Ha­yâl olmasaydı, herkes birbirini unutur, kimse kimseyi tanımazdı. Üçüncüsü, (Vâhime)dir. His organları ile duyulamıyan, fekat du­yulanlardan çıkarılabilen ma’nâları anlar. Meselâ düşmanlık, doğ­ruluk bir organla his edilmez. Fekat dost, düşman olan kimse gö­rülür, his edilir. Bu kimselerdeki dostluğu, düşmanlığı anlıyan iç kuvvete Vâhime denir. Vâhime kuvveti olmasaydı, koyun, kurdun düşman olduğunu anlamaz, ondan kaçmazdı. Yavrusunu da koru­mazdı. Dördüncü kuvvet, (Hâfıza)dır. Vâhimenin anladığı ma’nâ­ları saklar. Beşinci kuvvete (Mütasarrıfa) denir. Anlaşılan duygu­ları ve ma’nâları karşılaşdırıp, yeni ma’nâlar elde eder. Meselâ zümrüdden bir dağ düşünür. Şâirlerde bu kuvvet fazladır.
Hayvân rûhunun ikinci kuvveti olan, hareket kuvveti de, iki dürlüdür: Birincisi, (Şehevî) kuvvetdir. İnsanlar ve hayvânlar, şeh­vet kuvvetleri ile, kendilerine tatlı gelen ve muhtâc oldukları şey­leri isterler. Bunlara (Behimî) [ya’nî hayvânî] kuvvet de denir. İkincisi (Gadabî) kuvvetdir. Bu kuvvet ile, kendilerine çirkin, za­rarlı olan şeyleri def’ ederler, kovarlar. Bunlara (Canavar) kuvvet­ler de denir.
Hareket kuvvetleri, müdrike kuvvetlerine muhtâcdırlar. Çün­
ki, önce duygu organları ile, iyi veyâ kötü olduğu anlaşılmalıdır ki, istenebilsin veyâ atılsın. Bütün bu duyguların ve hareketlerin hep­si sinirlerle yapılmakdadır. İnsan kalbi ve rûhu, yalnız insanlarda bulunur. Bu rûhun da iki kuvveti vardır. İnsan, bu iki kuvvet ile, hayvânlardan ayrılmakdadır. Bu iki kuvvetden birisi, idrâk edici olan (Kuvve-i âlime) ve (Müdrike) denilen bilici kuvvetdir. İkinci­si, (Kuvve-i âmile) yapıcı kuvvetdir. Bilici kuvvete (Nutk) ve (Akl) denir. Bu kuvvet ikiye ayrılır: Biri, (Hikmet-i nazarî) olup, (Tecri­bî) ilmleri, ya’nî fen bilgilerini elde etmeğe yarıyan kuvvetdir. İkin­cisi, (Hikmet-i amelî) olup, (Ahlâk) ilmleri ile âlim olan kuvvetdir. Tecribî ya’nî fen bilgileri edinen kuvvet, maddenin hakîkatini an­lamağı sağlar. Ahlâk bilgileri edinen kuvvet, iyi huyları ve yararlı işleri, kötü huylardan ve çirkin işlerden ayırır.
Rûhun yapıcı kuvveti, fâideli, başarılı işlerin yapılmasını sağlar. Bilici kuvvetler ile edinilen bilgilere göre iş yapar. Hayvân rûhun­daki hareket kuvvetleri, vâhime kuvvetinin iyi bulduklarını cezb eder. Çirkin bulduklarını def’ eder. İnsan rûhunun yapıcı kuvveti, akla dayanır. Bir işde iyilik, fâide olduğunu (Akl) ile anlarsa, onu yapar. Sonu noksan, zarar olacağını anlarsa, o işi yapmaz veyâ def’ eder. Bunları ve hayvânî rûhun şehevî ve gadabî kuvvetlerini kalb vâsıtası ile idâre eder.
Çok kimse vardır ki, çok işlerini nefsin veyâ hayvânî rûhun kuvvetlerine tâbi’ olarak yapar. Ya’nî vehm ve hayâl ile yaparlar.
İmâm-ı Muhammed Gazâlî ve tesavvuf büyüklerinden bir kıs­mı buyurdu ki, (Rûhun bu kuvvetleri, meleklerdir. Allahü teâlâ, lutf ve merhamet ederek, melekleri rûhun emrine vermişdir. Kü­çük kıyâmet kopuncıya kadar, ya’nî rûh bedenden ayrılıncaya ka­dar, rûhun emrinde kalırlar. Hadîs-i şerîflerde de buna işâretler vardır. Ba’zı kimselerden, durup dururken, tecribeli kimselere par­mak ısırtan hünerlerin meydâna gelmesi de, bunu göstermekde­dir). İnsanın kemâle gelmesi, rûhun iki kuvveti ile olur.
TENBÎH: Muhammed Ma’sûm hazretleri, (Mektûbât)ın ikinci cildi, 80.ci mektûbunda buyuruyor ki, (Belâları, sıkıntıları def’ et­mek için, (İstigfâr) okumak çok fâidelidir ve tecribe edilmişdir. Bunu hadîs-i şerîfler de bildirmekdedir. Bu fakîr, her farz nemâz­dan sonra, üç kerre istigfâr düâsı, ya’nî (Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv elhayyel kayyûme ve etûbü ileyh) okuyorum. Son­ra, 67 def’a yalnız (Estagfirullah) okuyorum).
Binlerce top ve tüfek, yapamaz aslâ, Gözyaşının seher vakti yapdığını. Düşman kaçıran süngüleri, çok def’a, Toz gibi yapar, bir mü’minin düâsı.