Şecâ’ate benziyen kötü huy

4 - Şecâ’ate benziyen kötü huy da şöyledir: Şecâ’at gösterme­si, şecâ’at huyunu kazanıp, tehevvür ve korkaklık kötü huyların­dan kurtulması için değildir. Dünyâ mâlını, mevkı’ini ele geçir­mek için tehlükeye atılır. Yâhud şöhret kazanmak ister. Mâl toplamak için, müslimânların yolunu keser, hayvânlarını ka­
par, evlere girer. Bunları yapabilmek için tehlükelere atılır. Bunlar arasında yakalananlar, işkencelere katlanarak, hattâ mallarını, cânlarını vermeği göze alarak, suç ortaklarını ele ver­memeği şecâ’at sayarlar. Hâlbuki, bu alçaklarda şecâ’atin koku­su bile yokdur. Şecâ’at sâhibi kimse, aklın ve dînin beğendiği şe­yi yapmak için ortaya atılır. Millete, hükûmete hizmet etmek, sevâb kazanmak ister. Şecâ’at güzel huyuna kavuşarak, Allahü teâlânın rızâsına ulaşmağı sever. Kurdun, kaplanın saldırmaları da bir kahramânın hücûmuna benzer ise de, şecâ’atla alâkaları yokdur. Kuvvetleri ve yaratılışları îcâbı saldırarak zarar yapar­lar. İyi düşünce ile ve hayr yapmak, sevâb kazanmak için ileri atılmazlar. Kendilerine dayanamıyan za’îflere hücûm ederler. Silâhlı ve kuvvetli bir kimsenin, silâhsız, çıplak, aç bir kimseye saldırması da böyledir. Bu ise, şecâ’at olmaz. Şecâ’at demek, ak­lı, fikri ve bilgisi ile saldırmayı uygun görmek, dünyâ kazancını düşünmeyip, rûhunda şecâ’at iyi huyu bulundurmağı, tehevvür ve korkaklık kötü huylarından kurtulmağı istemek demekdir. Böyle kimse, zararlı, çirkin iş işlemekden ise, ölmeği tercîh eder. Şerefle ölmeği, şerefsiz yaşamakdan üstün tutar. Hayr ile anıl­mağı, yüz karası ile yaşamağa değişir. Şecâ’atde, yaralanmak ve ölmek tehlükeleri olduğu için, önceden tatlı olmıyabilir. Fekat sonunda, dünyâ ve âhıret kazanclarının ve zaferin lezzeti ile sonsuz tatlı olur. Hele islâmiyyeti korumak, Resûlullahın parlak dînini yaymak için can vererek (Şehîd olmak) lezzeti, dünyâ ve âhıret lezzetlerinin hiç birinde bulunmaz. Nitekim Âl-i İmrân sûresinin yüzaltmışdokuzuncu âyetinde meâlen, (Allah yolunda canlarını verenleri ölü sanmayınız! Onlar diridir. Rablerinin ni’metlerine kavuşmuşlardır) buyurulmuşdur. Şecâ’ati medh eden hadîs-i şerîfler sayılamıyacak kadar çokdur. Cihâddan kaç­mak, insanı ölümden kurtarmaz. Ömrü uzatmaz. Düşman karşı­sında kalmak da, insanı öldürmez, yok etmez. Ecel, ileri ve geri gitmez. İnsanın ömrü değişmez. Çok olur ki, kaçmak ölüme se­beb olur. Düşmana karşı dayanmak da, zafere ve selâmete ka­vuşdurur. Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” diyor ki, Sıffîn muhârebesinde kaçmağa niyyet etmişdim. (Sabr eyliyen, belâ­dan kurtulur) hadîs-i şerîfi hâtırıma geldi. Sabr etdim, dayan­dım. Allaha şükr, kaçmakdan kurtuldum. Bu sabrım sâyesinde hilâfete kavuşdum.
Şecâ’atin temeli, Allahü teâlânın takdîrine râzı olmak, Ona tevekkül etmek, Ona güvenmekdir. Allahın arslanı, şecâ’at nehr­lerinin kaynağı, vilâyet bağçesinin gülü olan hazret-i Alî “radıyal­lahü anh”, Sıffîn muhârebesinde, hücûm sırasında, başı açık, kolla­rı sıvalı koşar ve şu beytleri okurdu:
Ölümden kaçmak, şu iki gün doğru olmaz: ecel geldiği gün ve gelmediği gün. Ecel geldîse kaçmak fâide vermez, gelmedi ise, tedbîr olmaz hiç uygun!
Mâlını, mevkı’ini gayb etdiği için veyâ düşman eline esîr düşdü­ğü için intihâr eden, ya’nî kendini öldüren ahmaklarda şecâ’at de­ğil, korkaklık vardır. Şecâ’at sâhibi olan derdlere, belâlara göğüs gerer, dayanır, sabr eder. Bu ahmaklar ise, ölmekle sıkıntıdan kur­tulacaklarını sanırlar. Bunlar çok câhildir. Ölünce dahâ çok sıkın­tılara, acılara düşeceklerini bilmiyorlar. İntihâr etmek, başkasını öldürmekden dahâ büyük günâhdır. Şiddetli azâb çekecekdir. Ak­lı gitdikden sonra intihâr eden böyle değildir. Ölmeği değil, Alla­hü teâlâdan sıhhat ve âfiyet istemelidir.