Tefekkür etmemek

TEFEKKÜR ETMEMEK
33 - İnsanın, günâhlarını düşünmesi ve bunlara tevbe etmesi, tâ’atlarını, ibâdetlerini düşünüp, bunlara da, şükr etmesi lâzımdır. Mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince san’atları, düzenleri, bir­birlerine olan bağlılıklarını düşünerek de, Allahü teâlânın varlığı­nı ve büyüklüğünü anlaması lâzımdır. Mahlûkların, varlıkların hepsine (Âlem) denir.
[Âlem, üç kısmdır: (Âlem-i ecsâd), (Âlem-i ervâh) ve (Âlem-i misâl). Âlem-i misâl, varlık âlemi değildir. Görünüş âlemidir. Her varlığın, bu âlemde bir görüntüsü bulunur. Âlem-ı ervâh, Arşın hâricindeki şeylerdir. Bunlar maddî değildir. Bunlara(Âlem-i emr) de denir. Âlem-i ecsâd, madde âlemidir. Buna (Âlem-i halk) da denir. Bu da ikiye ayrılır: İnsana (Âlem-i sagîr) denir. İnsandan başka varlıkların hepsine (Âlem-i kebîr) denir. Âlem-i kebîrde olan herşeyin, âlem-i sagîrde, bir nümûnesi, ben­zeri vardır. İnsanın kalbi, rûh âlemine açılan bir kapıdır. Kâfir­lerde bu kapı kapanmış, harâb olmuşdur. Bunun için, kâfirlerin rûh âleminden haberleri yokdur ve olamaz. Kalbin hayât bulma­sı, rûh âlemine açılması için tek çâre, tek ilâc, îmân etmesidir, müslimân olmasıdır. Mü’minin kalb kapısından Âlem-i emre gir­mesi ve bu âlemde sonsuza, ebedî hayâta ilerlemesi için, çalışma­sı lâzımdır. İslâmiyyetin sekiz ana ilminden biri olan (Tesavvuf) ilmi, bu çalışmaları öğreten, mu’azzam bir ilmdir. Bu ilmin mü­tehassıslarına (Velî) ve (Mürşid) denir. Mürşidlerin en meşhûru, imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkîdir. 1034 hicrî ve 1624 mîlâdî se­nesinde Hindistânda vefât etmişdir.
Tıb ve fen fakültelerinde okuyup da, mahlûklardaki san’at in­
celiklerini, aralarındaki hesâblı bağlantıları gören ve anlıyabilen aklı başında bir kimsenin, Allahü teâlânın varlığına, birliğine, bü­yüklüğüne, ilmine, kudretine inanmaması mümkün değildir. İnan­mıyanın, anormal, geri kafalı, câhil olması, yâhud inâdcı, şehvetle­rine düşkün bir budala olması veyâ nefsine esîr olmuş, işkence yap­makdan zevk alan, zâlim bir sadist olması lâzım gelir. Kâfirlerin hayât hikâyeleri incelenirse, bu üç kısmdan biri olduğu hemen meydâna çıkar.]
Hadîs-i şerîfde, (Varlıklardaki nizâmı düşünerek Allahü teâlâ­ya îmân ediniz!) buyuruldu. Astronomi okuyup da, yer küresinin, ayın, güneşin ve bütün yıldızların boşlukda dönmelerinde ve bir­birlerinden uzaklıklarında bulunan düzeni, hesâbları anlıyan kim­senin, îmânı artar. Dağların, ma’denlerin, nehrlerin, denizlerin, hayvânların, nebatların, hattâ mikropların yaratılmasında, çeşidli fâideler vardır. Hiçbiri boş yere, lüzûmsuz yaratılmamışdır. Bu­lutlar, yağmurlar, şimşekler ve yıldırımlar, yer altındaki sular ve enerji maddeleri ve hava, kısaca her varlık belirli hizmetler, belli vazîfeler yapmakdadır. İnsanlar, bu sayısız mahlûkların, sayılamı­yacak hizmetlerinden bugüne kadar pek azını anlıyabilmişdir. Mahlûkları kavrıyamıyan insan aklı, bunların hâlıkını, yaratanını nasıl kavrıyabilir? Onun büyüklüğünü, sıfatlarını birâz anlıyabi­len islâm âlimleri, şaşkına dönmüşler. (Onu anlamak, anlaşılamı­yacağını anlamakdır) demişlerdir. Mûsâ aleyhisselâmın ümmetin­den biri, otuz sene ibâdet etmiş. Bir bulut kendisine gölge yapa­rak, güneşden korumuşdu. Birgün bulut gelmemiş, güneşde kal­mışdı. Annesine sebebini sormuş. Herhâlde bir günâh yapmışsın, demişdi. Hayır, günâh işlemedim deyince, göklere, çiçeklere bak­madın mı? Onları görünce, yaratanın azametini düşünmedin mi? demiş. Evet, bakdım. Fekat, tefekkürde kusûr etdim deyince, bundan büyük günâh olur mu? Hemen tevbe et, demişdi. Aklı ba­şında olan kimsenin, tefekkür vazîfesini hiç ihmâl etmemesi lâ­zımdır. Yarın ölmiyeceğinden emîn olan kimse var mıdır? Allahü teâlâ, hiçbir şeyi bâtıl, fâidesiz yaratmamışdır. İnsanların anlıya­madıkları, göremedikleri fâideler, anlıyabildiklerinden katkat da­hâ çokdur. Tefekkür, dört dürlü olur, demişlerdir. Allahü teâlâ­nın mahlûklarındaki güzel san’atları, fâideleri düşünmek, Ona inanmağa ve sevmeğe sebeb olur. Onun va’d etdiği sevâbları dü­şünmek, ibâdet yapmağa sebeb olur. Onun haber verdiği azâbla­rı düşünmek, Ondan korkmağa, kimseye kötülük yapmamağa se­beb olur. Onun ni’metlerine, ihsânlarına karşılık, nefsine uyarak günâh işlediğini, gaflet içinde yaşadığını düşünmek, Allahdan ha­yâ etmeğe, utanmağa sebeb olur. Allahü teâlâ, yerlerde ve gökler­
de bulunan mahlûkları düşünerek ibret alanları sever. Hadîs-i şe­rîfde, (Tefekkür gibi kıymetli ibâdet yokdur) ve (Bir an tefekkür, altmış sene ibâdetden dahâ hayrlıdır) buyuruldu. İmâm-ı Gazâlî­nin fârisî (Kimyâ-i Se’âdet) kitâbında tefekkür uzun yazılıdır.