Tehevvür

 

TEHEVVÜR[1] 20 - Gadabın, sertliğin aşırı ve zararlı olmasına (Tehevvür), atılganlık denir. Tehevvür sâhibi hiddetli, sert olur. Bunun aksine kâzm, hilm, yumuşaklık denir. Halîm kimse, gadaba sebeb olan şeyler karşısında kızmaz, heyecâna gelmez. Korkak olan, kendi­ne zarar verir. Gadablı kimse ise, hem kendine, hem de başkala­rına zarar verir. Tehevvür, insanın aklını giderir, küfre kadar gö­türür. Hadîs-i şerîfde, (Gadab, îmânı bozar) buyuruldu. Resûlul­lahın “sallallahü aleyhi ve sellem” dünyâ için gadaba geldiği gö­rülmedi. Allah için gadaba gelirdi. Gadab sâhibi, karşısındakinin de kendisine karşılık yapacağını önceden düşünmelidir. Gadaba gelen kimsenin sinirleri bozulur, kalb hastası olur. Bu bozukluk, dışına da sirâyet ederek, çirkin ve korkunç bir hâl alır.
Gadabı yenmeğe (Kâzm) denir. Kâzm etmek çok sevâbdır. Kâzm sâhibine, ya’nî gadabını yenene, Cennet müjdelendi. Allah rızâsı için kâzım olan kimse, karşısındakini afv edip, ona karşılık yapmaz ise, Allahü teâlâ onu çok sever, Cennetin, bunlar için hâ­zırlanmış olduğunu bildirmişdir. Hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, Alla­hü teâlânın rızâsı için gadabını def’ ederse, Allah da, ondan azâ­bını def’ eder) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Bir müslimânda üç şey bulunursa Allahü teâlâ onu muhâfaza ve himâye eder, onu sever, merhamet eder. Ni’mete şükr etmek, zâlimi afv etmek, gadaba gelince, gadabını yenmek) buyuruldu. Ni’mete şükr etmek, onu islâmiyyete uygun olarak kullanmak demekdir. Hadîs-i şerîfde,
(Gadaba gelen bir kimse, dilediğini yapmağa kâdir olduğu hâlde, yumuşak davranırsa, Allahü teâlâ, onun kalbini, emniyyet ve îmân ile doldurur) ve (Bir kimse gadabını örterse, Allahü teâlâ onun ayblarını, kabâhatlarını örter) buyuruldu. İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ”, (hilm sâhibi olmak, gadabını yenmekden dahâ kıymetlidir) buyurdu. Hadîs-i şerîfde, (Yâ Rabbî! Bana ilmver, hilm ile zînetlendir, takvâ ihsân eyle! Âfiyet ile beni güzelleş­dir) buyuruldu. Abdüllah ibni Abbâsa “radıyallahü teâlâ anhü­mâ” bir kimse söğdü. Buna karşılık olarak, bir ihtiyâcın varsa, sa­na yardım edeyim, buyurdu. Adamcağız başını öne eğerek ve uta­narak özr diledi. Hazret-i Hüseynin oğlu Zeynel Âbidîn Alîye “radıyallahü teâlâ anhümâ” bir kimse söğdü. Elbisesini çıkarıp ona hediyye eyledi. Îsâ aleyhisselâm, yehûdîlerin yanından geçer­ken, kendisine çok kötü şeyler söylediler. Onlara iyi ve tatlı ce­vâblar verdi. Onlar, sana kötülük yapıyor, sen onlara iyi söyliyor­sun dediklerinde, (herkes, başkasına, yanında bulunandan verir) buyurdu. Halîm, selîm kimse, dâimâ neş’eli, râhat olur. Onu, her­kes medh eder.
Hadîs-i şerîfde, (Gadab, şeytânın vesvesesinden hâsıl olur. Şeytân, ateşden yaratılmışdır. Ateş, su ile söndürülür. Gadaba ge­lince, abdest alınız!) buyuruldu. Bunun için, gadaba gelince, e’ûzü besmele ve iki kul e’ûzüyü okumalıdır. İnsan, gadaba gelin­ce, aklı örtülür. İslâmiyyetin dışına çıkar. Gadaba gelen kimse, ayakda ise oturmalıdır. Hadîs-i şerîfde, (Gadaba gelen kimse, ayakda ise otursun. Gadabı devâm ederse, yan yatsın!) buyurul­du. Ayakda olanın intikam alması kolaydır. Oturunca, azalır. Ya­tınca, dahâ azalır. Gadab, kibrden doğar. Yatmak, kibrin azalma­sına sebeb olur. Gadab edince, (Allahümmagfir li-zenbî ve ezhib gayza kalbî ve ecirnî mineşşeytân) okumak, hadîs-i şerîfde emr olundu. Ma’nâsı, (Yâ Rabbî! Günâhımı afv eyle. Beni kalbimde­
ki gadabdan ve şeytânın vesvesesinden kurtar) demekdir. Gadaba sebeb olan insana yumuşak davranamıyan kimse, onun yanından ayrılmalı, onunla buluşmamalıdır.
Ne dünyâ için, ne de âhıret için, hiç kimseye kızmamalıdır. (Lâ tagdab) hadîs-i şerîfi, kızmayı yasak etmekdedir. Bir kimse, gadab ederse, ya’nî kızarsa, bütün sinirleri bozulur. Ba’zı uzvları hasta olur. Doktorlar buna ilâc bulamazlar. Bunun yegâne ilâcı, (Lâ tag­dab) hadîs-i şerîfidir. Kızan kimse, sözleri ile, hareketleri ile, ya­nındakileri incitir. Onlar da, sinir hastalığına yakalanır. Evde, râ­hat, huzûr kalmaz. Yuvanın dağılmasına, câna kıyılmasına bile se­beb olur. Bir evde gadab eden kimse yok ise, orada se’âdet, râhat ve huzûr, neş’e vardır. Kızan kimse varsa, orada, râhat, huzûr ve neş’e bulunmaz. Erkek ile zevcesi arasında ve ana ile evlâdı arasın­da geçimsizlik, hattâ, düşmanlık eksik olmaz. Ahkâm-ı islâmiyye­ye uymanın, se’âdet ve râhatlık ve neş’e getireceği buradan da an­laşılmakdadır. Ahkâm-ı islâmiyyeye uyan kâfirler de dünyâda se’âdete kavuşurlar.
Câhiller, ahmaklar, gadaba ve tehevvüre şecâ’at ve erkeklik ve izzet-i nefs ve gayret ve hamiyyet diyorlar. Bu, güzel ismlerle ga­dab kötü huyunu süslüyorlar, güzelleşdiriyorlar. Gadab etmenin iyi olduğunu anlatıyorlar. Bunu medh etmek için, büyüklerin ga­dab etdiklerini gösteren hikâyeler de, anlatıyorlar. Böyle yapmak, câhillikdir. Aklın noksan olduğunu gösterir. Bunun içindir ki, has­ta, sağlam olandan, kadın, erkekden, ihtiyâr da, gençden dahâ ça­buk kızmakdadır. Otuz yaşından küçük olana genç, otuz ile elli arasında olana yetişkin adam, elli yaşından yukarı olana şeyh, ya’nî ihtiyâr [yetmişden sonra pîr-i fânî] denir.
İslâmiyyetden, kitâbdan almayıp da, kendi kafasından çıka­rıp, sert, hiddetli va’z vereni dinlememek de, bunun gadabına se­beb olur. Bunun ilâcı, doğruyu, yumuşak ve tatlı söylemekdir. Hazret-i Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” çölde gi­diyorlardı. Bir ihtiyârın abdest aldığını gördüler. Abdesti doğru almıyor, şartlarına uymuyordu. Yaşlı olduğu için, böyle abdest sahîh olmaz demeğe sıkıldılar. Yanına giderek, mubârek efen­dim! Birbirimizden dahâ iyi abdest aldığımızı söylüyoruz. Bir ab­dest alalım. Hangimizin haklı olduğunu bize bildir, dediler. Ön­ce Hasen, sonra Hüseyn güzel bir abdest aldılar. İhtiyâr, dikkat­le bakdı. Evlâdlarım! Abdest almasını şimdi sizden öğrendim, dedi. İbrâhîm aleyhisselâm, ikiyüz mecûsîye ziyâfet verdi. Bize ne emr edersen yapalım dediler. Sizden bir dileğim var, buyurdu. O nedir? dediklerinde, benim Rabbime bir kerre secde etmenizi istiyorum dedi. Aralarında konuşdular. Bu ihtiyârın ihsânları, zi­
yâfetleri meşhûrdur. Bunu kırmayıp, bir secde eder, sonra gidip yine tanrılarımıza tapınırız. Bir zararı olmaz dediler. Bunlar sec­dede iken, İbrâhîm aleyhisselâm, (Yâ Rabbî! Gücümün yetdiği bu kadar! Dahâ fazlasını yapdırmak elimden gelmiyor. Bunları hidâ­yete, se’âdete kavuşdurmak, ancak senin kudretindedir. Bunlara müslimânlık nasîb eyle!) dedi. Düâsı kabûl olup, hepsi müslimân oldu. Harâm işleyecek kimseye gizlice nasîhat edilir. Harâm işle­mekde olana, tatlılıkla orada söylenir. Herkese önce gizli, tenhâ­da nasîhat vermek, dahâ te’sîrli olur.
Birinin sözünü yanlış anlamak da, gadabına sebeb olur. Böy­le zemânlarda az ve açık söylemek, şübheli kelimeler kullanma­mak lâzımdır. Birşeyi kapalı anlatmak, dinliyene sıkıntı verir. Onu incitir. Emr-i ma’rûf yapmanın üç şartı vardır: Birincisi, Al­lahü teâlânın emrini ve yasağını bildirmeğe niyyet etmekdir. İkincisi, söylediğinin vesîkasını, kaynağını bilmekdir. Üçüncüsü, hâsıl olacak sıkıntılara sabr etmekdir. Yumuşak söylemek, sert­lik yapmamak lâzımdır. Sert söyliyen ve münâkaşa eden fitne çıkmasına sebeb olur. Hazret-i Ömer halîfe iken, Abdüllah ibni Mes’ûd ile “radıyallahü anhüm” bir gece Medîne içinde dolaşı­yorlardı. Bir kapıdan tegannî, şarkı söyliyen kadın sesi duydu. Kapı deliğinden içerisini gözetledi. Önünde şerâb şişesi, karşısın­da şarkıcı bir kız bulunan ihtiyâr gördü. Hemen pencereden içe­ri girdi. Yâ Emîrelmü’minîn! Allahü teâlânın rızâsı için beni din­ler misin? deyince, söyle bakalım, buyurdu. Ben, Allahü teâlâya bir isyânda bulundum. Fekat sen, onun üç emrine isyân etdin, de-di. Nedir onlar? deyince, Allahü teâlâ, başkasının evini gözetle­meyiniz buyuruyor. Sen, kapıdan içerisini gözetledin. Allahü teâ­lâ, başkasının evine izn almadan girmeyiniz buyurdu. Sen iznsiz girdin. Allahü teâlâ, evlere kapılarından giriniz ve selâm veriniz buyurdu, sen ise, pencereden girdin ve selâm vermedin, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buna adâlet ile ve insâf ile cevâb vererek, doğru söyledin dedi ve ondan afv diledi. Ağlaya­rak dışarı çıkdı.
Nasîhat verene ve bütün müslimânlara hüsn-i zan etmek, iyi karşılamak lâzımdır. Sözlerini, mümkin olduğu kadar iyiye yor­malıdır. Müslimânın hayrlı ve sâlih olduğuna inanmak, ibâdet olur. Bir müslimâna sû-i zan ederek ona inanmamak, kötü huylu olma­yı gösterir. İşitilen sözü, anlamaya çalışmalı, anlıyamadığını sor­malıdır. Söz sâhibine hemen sû-i zan etmemelidir. Şeytânın kal­be getirdiği vesveselerden en çok başardığı, sû-i zan vesvesesidir. Sû-i zan etmek harâmdır. Bir sözden iyi ma’nâ çıkarmağa imkân bulunamazsa, bunun hatâ ile, yanlışlıkla veyâ unutarak söylene­
bileceği düşünülmelidir.
Bir fakîr, bir zenginden birşey isteyip, zengin vermeyince, her ikisi de gadaba gelebilir.
Bir işle meşgûl olana, düşünceli olana, üzüntülü olana, sıkın­tıda olana bir şey söylemek, birşey sormak, onu gadaba getirme­ğe sebeb olabilir. Çocuğun ağlaması, bağırması, hayvânın bağır­ması da böyledir. Böyle gadaba gelmek çok çirkindir. Cansızların hareketinden gadaba gelenler görülmüşdür. Bu, dahâ kötüdür. Koyduğu yerden kayarsa, keseri vurunca kırılmazsa, kızarak sö­ven, vuran, helâk eden, yakan kimseler görülmüşdür. Kendi yap­dığına kızan, bunun için kendine söven, kendine vuran da yok değildir. İbâdetde kusûr etdiği için, kendine kızmak iyidir. Dînin­de gayret olur, sevâb olur. Emrleri ve yasakları sebebi ile hükû­mete, hükûmet reîsine, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve hattâ Allahü teâlâya karşı gadaba gelmek, hepsinden fenâdır. Küfre sebeb olur. (Gadab, îmânı bozar) hadîs-i şerîfi, Al­lahü teâlâya, Resûlullaha karşı gadabın küfr olduğunu göster­mekdedir.
Harâm işliyeni görünce, gadaba gelmek, iyidir. Din gayretin­den ileri gelir. Fekat, kızınca aklın ve islâmiyyetin dışına taşma­mak lâzımdır. Ona, kâfir, münâfık, deyyûs ve diğer fuhş, çirkin şeyler söylemek, harâm olur. Söyliyenin ta’zîr edilmesi, cezâlandı­rılması lâzım olur. Harâm işliyeni görenin, buna câhil veyâ ahmak demesine izn verilmiş ise de, yumuşak, tatlı söyliyerek nasîhat ver­mek, iyi olur. Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, her zemân yumuşak söylemeği sever) buyuruldu. Harâm işliyeni, kanûnlara karşı gele­ni, hükûmet me’mûrunun, polisin güç kullanarak men’ etmesi lâ­
zımdır. Fekat, lüzûmundan fazla dövmesi, işkence yapması, zulm olur, günâh olur. Devlet me’mûru yoksa, gücü yetenin de men’ et­mesi, ta’zîr etmesi lâzım olur. Ölüm, evini yıkmak cezâları, ancak
hükûmet ve hâkim tarafından yapılır. Lüzûmundan fazla cezâ yapmak, zulm olur. Muhtesiblerin ya’nî emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapan hükûmet me’mûrlarının işkence yapmaları harâm­dır.
Gadabın mukâbili, karşılığı hilmdir. Hilm, gadabını yenmek­den dahâ efdaldir. Hilm, gadaba gelmemek demekdir. Aklın çok­luğuna alâmetdir. Hadîs-i şerîfde, (Gadaba sebeb olan şey kar­şısında hilm göstereni, Allahü teâlâ sever) ve (Allahü teâlâ, ha­yâ ve hilm ve iffet sâhiblerini sever. Fuhş söyliyenleri ve sarkın­tılık yaparak dilenenleri sevmez) buyuruldu. İffet, başkasının malına göz dikmemekdir. Fuhş, çirkin, ayb şeylerdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Yâ Rabbî! Bana ilm ve hilm ve tak­
vâ ve âfiyet ihsân eyle!) düâsını çok söylerdi. İlm-i nâfi’, kelâm, fıkh ve ahlâk ilmleridir. Âfiyet, dînin ve i’tikâdın bid’atlerden, amelin ve ibâdetin âfetlerden, nefsin şehvetlerden, kalbin hevâ ve vesveseden ve bedenin hastalıklardan selâmet bulması, kurtulma­sı demekdir. Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dü­âların efdali hangisidir diye soruldukda, (Allahü teâlâdan âfiyet is­teyiniz. Îmândan sonra, âfiyetden dahâ büyük ni’met yokdur) bu­yurdu. [Âfiyete kavuşmak için, çok istigfâr etmelidir.] Hadîs-i şe­rîfde, (İlm ve sekîne sâhibi olunuz! Öğrenirken ve öğretirken yu­muşak söyleyiniz! İlm ile tekebbür etmeyiniz!) buyuruldu. Sekîne, ağır başlı, vekar sâhibi olmakdır. Hadîs-i şerîfde, (İslâmiyyete uyan ve yumuşak olan kimseyi, Cehennem ateşi yakmaz) ve (Yumuşak olmak, bereket getirir. İşinde taşkınlık ve gevşeklik yapmak, gafle­te sebeb olur) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Rıfk sâhibi olmıyan kimseden hayr gelmez!) ve (Rıfk, insana zînet verir, kusûrlarını gi­derir) buyuruldu.
Düşmana kızmamalı, hafîf sesle (Allah cezânı versin) demeli­dir. Allahü teâlâ, haksız olana, çok acı cezâ verir.
Hadîs-i şerîfde, (İlm, öğrenmekle, hilm de gayret ile hâsıl olur. Allahü teâlâ, hayrlı şey için çalışanı, maksadına kavuşdurur. Kötü­lükden sakınanı, ondan korur) buyuruldu.
 
[1] Gadab=gayz=kızmak. Kâzm=kızmamak.