Üçüncü cild, 84. cü mektûb

ÜÇÜNCÜ CİLD, 84. cü MEKTÛB
Allahü teâlâya hamd olsun ve Onun seçdiği, sevdiği kullarına selâm olsun! Bu yolda çalışmak [Allahü teâlânın sevgisine kavuş­mak] istiyenin, önce i’tikâdını, hak yoldaki âlimlerin [ya’nî Ehl-i sünnet âlimlerinin] bildirdiklerine göre düzeltmesi lâzımdır. [Bu derin âlimler, bütün bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan aldılar. Kendi düşüncelerini ve felsefecilerin fikrlerini, bunlara karışdırmadılar.] Allahü teâlâ, onların çalışmalarına bol bol mükâfat [karşılık] ver­sin! Sonra, herkese lâzım olan fıkh bilgilerini öğrenmelidir. Bun­dan sonra, bu öğrendiklerini yapmalıdır. Ondan sonra, her zemâ­nında, Allahü teâlâyı zikr etmelidir. [Ya’nî kalb hep Onun ismini ve sıfât-ı zâtiyyesini düşünmelidir.] Fekat, zikr yapmasını kâmil ve mükemmil olan bir zâtdan öğrenmesi şartdır. Nâkıs olandan [he­le câhil ve sapık şeyhlerden] öğrenirse, kemâle eremez. Başlangıç­da o kadar çok zikr etmelidir ki, farz nemâzları ve bunların sün­netlerini kıldıkdan sonra, zikrden başka bir ibâdet yapmamalı, Kur’ân-ı kerîm okumağı ve nâfile ibâdetleri başka zemâna bırak­malıdır. Abdestli de, abdestsiz de zikr etmelidir. Ayakda iken, otururken, yürürken, yatarken, hep bu vazîfeyi yapmalıdır. So­kakda giderken, yirken ve uyuyacağı zemân, zikrsiz olmamalıdır. Fârisî beyt tercemesi:
Zikr et hep zikr, oldukça cânın! Kalbin pâklığı, zikrîledir Cânânın.
Zikri o kadar çok yapmalıdır ki, zikr olunandan [Allahü teâlâ­dan] başka, kalbinde hiçbir arzû, düşünce kalmamalıdır. Ondan başka şeylerin ismleri ve nişânları kalbine gelmemelidir. Başka şeyleri düşünmek için kendini zorlasa da, kalbine getirememelidir. Kalbin, Allahü teâlâdan başka herşeyi böyle unutması, Ona kavuş­manın başlangıcıdır. Bu nisyân, matlûbun rızâsına, sevgisine ka­vuşmanın müjdecisidir. Arabî beyt tercemesi:
Nasıl Sü’âda kavuşulur acabâ! Dağlar ve uçurumlar var arada.
[Sü’âd, bir ma’şûkanın ismidir.] İnsanı herşeye kavuşduran, yalnız Allahü teâlâdır. Doğru yolda olanlara selâm olsun! [Üçün­cü cild, 17. ci mektûbda buyuruyor ki, (Kalb ile zikr etmek, onu Allahü teâlâdan başka şeylere düşkün olmakdan kurtarır. Bu düşkünlük, kalbin hastalığıdır. Kalb bu hastalıkdan kurtulmadık­ca, hakîkî îmâna kavuşamaz ve ahkâm-ı islâmiyyeye, ya’nî Alla­hü teâlânın emrlerine, yasaklarına uyması güç olur. Bunlara uyarken niyyet etmek ve mubâhları yaparken, nefsin lezzet alma­sını düşünmemek de zikr olur.) Kalbin hastalığına sebeb, nefse uy­masıdır. Nefs, Allahü teâlânın düşmanıdır. Ona itâ’at etmek iste­mez. Kendine de düşmandır. Kalbin her uzva, harâmları, kötü, za­rarlı şeyleri yapdırmasından zevk alır. Bu zevklerine kavuşmak için, dinsiz, îmânsız olmak ister. Kâfirlerle, mezhebsizlerle arka­daşlık etmek, onların kitâblarını, gazetelerini okumak, radyoların­daki, televizyonlarındaki zararlı yayınları da, kalbi hasta yapar. İs­lâmiyyete uymak, kalbi hastalıkdan kurtarır. Nefsi ise, hasta yapar. Zevklerini, arzûlarını, kalbe te’sîr kuvvetini azaltır.]
Kim bulur, zor ile, maksûda her zemân zafer? Gelir elbet zuhûra, ne ise hükm-i kader.

Kitap-Menü